Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
Osmanlı Devleti’nde medreseler dışında kurulan en önemli resmî eğitim kurumu olan Enderun Mektebi, temelinde kapıkulu sınıfını ve mülki/askerî idarecileri yetiştirmek amacıyla kurulmuştur. II. Murat döneminde temelleri atıldığı ve Fatih Sultan Mehmet döneminde kurumsallaştığı bilinen bu kuruma, genellikle Hristiyan ailelerden devşirilen çocuklar alınmıştır. Bu çocuklar önce Müslüman ailelerin yanında Türkçe ve İslam adabını öğrenir, ardından Edirne, Galata ve İbrahim Paşa saraylarındaki hazırlık kademelerinden geçtikten sonra Topkapı Sarayı içindeki asıl Enderun birimlerinde eğitime dahil olurlardı.
Topkapı Sarayı'ndaki Enderun eğitimi Büyük ve Küçük Odalar, Doğancı Koğuşu, Seferli Koğuşu, Kiler Odası, Hazine Odası ve Has Oda olmak üzere altı kademeden oluşurdu. Bu kademelerde disiplin temel prensiptir ve terfiler liyakat esasına dayanır. Başarılı olamayan iç oğlanları 'çıkma' adı verilerek çeşitli askerî birliklere dağıtılırdı. XIX. yüzyılın başlarına kadar varlığını sürdüren bu kurum; askerî, idari ve siyasi bir ihtisas akademisi olmasının yanı sıra birçok şair, musikişinas, hattat ve sanatkâr yetiştirmiştir.
Enderun Mektebi'nde yetişen şairler, aldıkları çok yönlü saray eğitimi dolayısıyla şiirlerinde musiki terimlerine, cirit, ok atma ve binicilik gibi spor dallarına ait unsurlara sıklıkla yer vermişlerdir. Bu şairlerin büyük bir kısmının müstakil bir divanı bulunmamaktadır; çünkü onlar çoğunlukla bestelenmek üzere güfte yazan ve aynı zamanda musikişinas olan kişilerdir. Akif tarafından yazılan 'Mir'at-ı Şi'r' adlı tezkire, yirmi üç Enderunlu şairi anlatmasıyla dikkat çeker ve buradaki şairler kabiliyetlerine göre değil, Enderun'da yetiştikleri odalara göre sıralanmıştır.
Enderun'da yetişen şairler odalarına göre şu şekilde gruplandırılmıştır: Hane-i Hassa Şairleri (Tüfenkçibaşı Mehmet Arif, Hasan Yaver, Nazif, Rifat, Naşit, Raik), Hazine-i Hümayun Şairleri (Şakir, İbadî, Nedim, İbrahim Ferit, Nısfet, Esat, Reşit), Kiler-i Hassa Şairleri (Hamit, Fennî, Feyzî, Arif-i Diger Mehmet Ağa, Raif, Hamid-i Diger) ve Hane-i Seferli Şairleri (Rasih, Kâmil). Bu şairler arasında Enderunlu Fazıl mesnevileriyle, Enderunlu Vasıf ise şarkıları ve musammatlarıyla öne çıkmıştır.
Asıl adı Osman olan Enderunlu Vasıf, İstanbul'da doğmuş olup doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Dedesinin kardeşi Halil Paşa'nın yardımıyla Galata Sarayı'na yerleştirilmiş, I. Abdülhamit devri sonlarında Kiler-i Hassa koğuşuna alınmıştır. III. Selim döneminde sarayda hep bulunmuş ve padişaha yedi kaside sunmuştur. IV. Mustafa zamanında Has Oda'ya yükselen Vasıf, II. Mahmut döneminde hünkâr baş lalası, peşkir ağası, anahtar ağası ve kiler kethüdası gibi önemli saray görevlerinde bulunmuş, otuz yılı aşkın hizmetten sonra 1818'de kendi isteğiyle saraydan ayrılmıştır. Son yıllarını İstanbul'da geçirerek 1824 yılında ölmüş ve mezarı Karacaahmet Türbesi yakınlarına defnedilmiştir.
Divan şiirinin hemen hemen tüm nazım biçimleriyle eser veren Vasıf, özellikle en çok şarkı yazan şair olarak tanınır. Vasıf Divanı'nda kasideler, gazeller, müstezatlar, muhtelif kıtalar ve yüzlerce musammat (özellikle murabba) yer alır. Murabbalarının büyük bir kısmı devrinde çok beğenilmiş ve bestelenmiştir. Şiirlerinde mahallîleşme akımının öncülerinden Nedim'in derin etkisi açıkça görülmektedir; Vasıf, Nedim'in getirdiği yenilikleri kendi mizacına ve yetişme tarzına göre yeniden yorumlamıştır.
Vasıf, klasik medrese eğitimi almadığı ve dönemin büyük kültür kaynaklarına inmediği için eski şiirin sanatına ve lügatine ancak dışarıdan hâkim olabilmiştir. Şiirleri eski şiir geleneği açısından bir zevk çöküşünün habercisi olarak değerlendirilse de, getirdiği yenilik doğrudan şiir tekniklerinden ziyade halk ifadesine, günlük hayata, sokak diline ve halk tiplerine duyduğu büyük meraktır. O, hayatın kendisine mahsus sözcüklerini, binicilik, cirit, ok atma tabirlerini ve hatta kadınlar arasındaki günlük konuşmaları şiire sokmayı başarmıştır.
Şairin şiirleri iki ayrı kişinin elinden çıkmışçasına ikilik arz eder; bir tarafta III. Selim için yazdığı geleneksel kasideler yer alırken, diğer tarafta anne-kız diyaloglarını, mahalle argosunu ve halk söyleyişlerini içeren, bazen bayağılığa kaçan realist ve sevimli mısraları bulunur. Özellikle anne ile kızın konuşmalarını şiirleştirdiği manzumeleri, onun keskin bir gözlemci olduğunu ve Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın atası sayılabileceğini kanıtlar niteliktedir.
Geleneksel anlamda 'encümen-i şuara', padişah saraylarında, şehzade saraylarında veya devlet büyüklerinin konaklarında şairlerin bir araya gelerek içki ve şiir meclisleri tertip ettikleri yerlerin genel adıdır. XIX. asrın başlarından itibaren bu meclisler ciddi bir değişim geçirmiş, şairin hamisiyle kurduğu geleneksel ilişki nitelik değiştirmiştir. Yeni dönemde şair artık hamisini bir 'arpalık' kaynağı olarak görmemeyi, aksine hami-şair ilişkisini dostane ve politik yakınlıklar üzerine kurmayı öğrenmiştir.
Asrın ortalarına doğru hanelerdeki encümen-i şuaraların özellikle Mısırlı prens ve prenseslerin konaklarına kaydığı görülür. Mehmet Ali Paşa hanedanından gelen isimler İstanbul'daki malikânelerini birer kültür mektebine çevirmişlerdir. Abdurrahman Sami Paşa, Suphi Paşa, Yusuf Kâmil Paşa ve Münif Paşa gibi isimler bu Kahire kültürüyle yetişmiş, İstanbul'da modern ve asri bir dünya görüşü kazandıran edebiyat mahfellerinin oluşmasını sağlamışlardır.
Geleneksel encümenlerde dinleyici kitlesinin ve konukların varlığı, şairlerin eleştirilere karşı aşırı tepki vermesine ve şiirlerindeki hataları savunmasına yol açmaktaydı. XIX. asrın ortalarında bu boşluğu doldurmak amacıyla, sadece şairlerden oluşan, eleştirenin, dinleyenin ve söyleyeni şairler olan özel bir encümen-i şuara teşkil etme fikri doğmuştur. Bu bağlamda, 1861 yılı baharında Hersekli Ârif Hikmet Bey'in Laleli Çukurçeşme'deki evinde toplanmaya başlayan ve Leskofçalı Galip'in reisliğinde bir yıl süren toplantılar, 'Encümen-i Şuara'yı özel bir edebî topluluk hâline getirmiştir.
Encümen-i Şuara üyeleri, bir dernek oturumu ciddiyetinden ziyade poetik ve politik eğilimleri paylaşan şairlerin dostane buluşmaları şeklinde bir araya gelmişlerdir. Leskofçalı Galip, Hersekli Ârif Hikmet, Mehmet Lebib, Mustafa İzzet, Osman Şems, Koniçeli Musa Kâzım, Üsküdarlı Hakkı ve Namık Kemal gibi isimler bu topluluğun müdavimleri arasında yer alarak dönemin Türk şiirinde yeni bir ortak bilinç ve kamuoyu oluşturma çabası içine girmişlerdir.