Bugün seninle Osmanlı'da yetişen çok özel bir grubu, Enderunlu şairleri ve o dönemin edebiyat ortamlarını konuşacağız. Bildiğin gibi medreseler dışında devlet adamı ve asker yetiştiren en önemli resmi kurumumuz Enderun Mektebi'ydi. II. Murat'la temelleri atılan ama Fatih Sultan Mehmet'le kurumsallaşan bu saray okuluna genellikle Hristiyan ailelerden devşirilen çocuklar alınırca. Bu çocuklar önce Türkçeyi ve İslam adabını öğrenir, ardından çeşitli saray hazırlıklarından geçip Topkapı Sarayı'ndaki asıl Enderun birimlerine katılırlardı. Büyük Odalar, Seferli Koğuşu, Hazine Odası gibi altı kademeden oluşan bu okulda disiplin ve liyakat her şeyin başıydı. Başarılı olamayanlar ise çıkma denilen usulle askeri birliklere gönderilirdi. İşte bu kurum sadece bir devlet akademisi değildi; aynı zamanda pek çok şair, hattat ve musikişinas çıkaran bir sanat ocağıydı. Burada yetişen şairler saray eğitimi aldıkları için şiirlerinde musiki terimlerine, cirit ve ok atma gibi sporlara çokça yer verirlerdi. Çoğunun müstakil bir divanı yoktur çünkü onlar zaten bestelenmek üzere güfte yazan insanlardı. Akif’in Mir'at-ı Şi'r adlı tezkiresinde yirmi üç Enderunlu şair, kabiliyetlerine göre değil yetiştikleri odalara göre sıralanmıştır. Hane-i Hassa, Hazine-i Hümayun, Kiler-i Hassa ve Seferli odalarından çıkan bu şairler arasında Enderunlu Fazıl mesnevileriyle, Enderunlu Vasıf ise şarkıları ve murabbalarıyla öne çıkmıştır. Hadi biraz da Enderunlu Vasıf'tan bahsedelim. Asıl adı Osman olan Vasıf İstanbul'da doğmuş, sarayda uzun yıllar önemli görevlerde bulunmuş ve otuz yılı aşkın hizmetten sonra 1818'de kendi isteğiyle saraydan ayrılıp 1824'te hayata gözlerini yummuştur. Divan şiirinin neredeyse her nazım şeklini kullansa da o, en çok şarkı yazan şair olarak bilinir. Şiirlerinde Nedim'in derin etkisi açıkça görülür. Klasik medrese eğitimi almadığı için eski şiirin diline biraz dışarıdan yaklaşmıştır ama onu önemli kılan şey tam da budur. Vasıf, günlük hayata, sokak diline, halk tiplerine ve kadınlar arasındaki konuşmalara hayrandır. Hayatın içindeki sözcükleri, binicilik tabirlerini hatta anne kız diyaloglarını şiirine taşımıştır. Onun şiirlerinde garip bir ikilik vardır; bir tarafta III. Selim için yazdığı pek geleneksel kasideler, diğer tarafta ise mahalle argosunu ve günlük konuşmaları içeren, neredeyse Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın atası sayılabilecek sevimli mısralar yan yanadır. Gelelim XIX. yüzyılda edebiyat ortamlarının nasıl değiştiğine. Eskiden encümen-i şuara denince padişah ya da devlet büyüklerinin konaklarında şairlerin toplanıp şiir meclisleri kurduğu yerler akla gelirdi. Ancak asrın başlarından itibaren bu durum değişti. Şairler artık hamilerini bir geçim kapısı olarak değil, dost ve politik yakınlık kurdukları insanlar olarak görmeye başladılar. Özellikle Mısır prenslerinin İstanbul'daki konakları birer kültür merkezi haline geldi. Abdurrahman Sami Paşa, Suphi Paşa gibi isimler bu modern mahfillerin oluşmasını sağladı. İşte tam bu ortamda, 1861 yılı baharında Hersekli Arif Hikmet Bey'in evinde çok önemli bir şey oldu ve Leskofçalı Galip'in reisliğinde özel bir Encümen-i Şuara kuruldu. Bu toplantılar resmi bir dernek gibi değil, aynı poetik ve politik görüşleri paylaşan şairlerin dostane buluşmalarıydı. Leskofçalı Galip'ten Hersekli Arif Hikmet'e, Osman Şems'ten genç Namık Kemal'e kadar pek çok önemli isim bu ocağın müdavimi oldu ve Türk şiirinde yeni bir ortak bilinç oluşturmaya çalıştılar. Gördüğün gibi Enderun'dan başlayan bu edebiyat yolculuğu, yüzyılın ortalarında şairlerin kendi aralarında kurdukları bu özel dostluk meclisleriyle bambaşka bir boyut kazanmıştır.