Sesli Özet
Ana Sayfa » Anadolu Üniversitesi AÖF » Tarih Lisans Programı » 19. Yüzyıl Türk Edebiyatı
← Ünite 1

Ünite 1: 19. Yüzyıl Türk Edebiyatına Genel Bir Bakış — Sesli Özet

Dinleme Premium'a özel. Seslendirme metninin tamamı aşağıda ücretsiz okunabilir.
Premium'u İncele
Metni oku

Birlikte on dokuzuncu yüzyıl Türk edebiyatına şöyle genel bir bakış atalım, ne dersiniz? Bakmayın adına on dokuzuncu yüzyıl dediğimize, buradaki edebi değişimleri anlamak için biraz daha geriye, on sekizinci yüzyıla hatta daha öncesine gitmemiz gerekiyor. Gelin önce şu gelenek meselesini konuşalım. Bizde bilinir ki Batı tarzı bir yenilik arandığında hep geçmişle köprüler atılmış sanılır ama işin aslı öyle değil. Klasik Türk şiirinde tamamen sıfırdan başlayan, geçmişi hiçe sayan bir yenilik bulamazsınız. Her yeni şey, eski bir devin omuzlarında yükselir aslında. Gerçek yenilik, köklerini geçmişe uzatarak var olabilir yoksa köksüz kalırsınız. Toplum değiştikçe, devletin dinamikleri başkalaştıkça şairin hep aynı kalması zaten imkansızdı. İşte bu değişim rüzgârıyla birlikte on sekizinci yüzyılda klasik sanatımızda yavaş bir gevşeme, bir baroklaşma dönemi başladı. Nasıl ki her akım doğar, gelişir ve sonunda bir dönüşüm yaşar; bizde de klasik şiirin formunda, dilinde ve içeriğinde bir çözülme görüldü. Ama sakın bunu bir çöküş olarak düşünmeyin, aksine bu, geleceğin yenilik peşindeki şairlerine açılan organik bir kapıdır. Artık kurallardan ziyade şairin kendi mizacı, o anki heyecanı ve içinde yaşanılan gün ön plana çıkmaya başladı. Tabii bu süreçte dış etkenleri de unutmamak lazım. Osmanlı Devleti hiçbir zaman dış dünyaya kapalı bir kutu olmadı ki. Sefarethaneler, sarayda verilen balolar, Avrupalı sefirlerin getirdiği hediyeler hep birer kültür alışverişi yoluydı. Özellikle Levantenler ve gayrimüslim azınlıklar, Avrupa'da okuyup Fransızca öğrenerek evlerindeki salonları açtılar ve bizimle Batı arasında harika bir köprü kurdular. Yirmisekiz Mehmet Çelebi gibi kültür elçilerimiz Paris'ten, Viyana'dan yazdıkları sefaretannamelerle Batı'nın idari ve sosyal yapısını devlete rapor ettiler. Genelde edebiyatımızdaki yenilenmeyi doğrudan bin sekiz otuz dokuzdaki Tanzimat Fermanı'na bağlarız ama bu biraz eksik bir bakıştır. O ferman aslında içeriden çok dışarıya verilmiş idari bir belgedir ve edebiyatta bıçak gibi keskin bir devrim yaratmamıştır. Şinasi'nin ilk eserlerini verdiği ellili yılların sonuna kadar yaklaşık yirmi yıllık bir boşluk vardır. Tıpkı güneşin en dik geldiği ay haziran olmasına rağmen etkisini temmuzda ağustosta görmemiz gibi, edebiyattaki o büyük değişim de bin sekiz yüz elli altılı Islahat Fermanı sonrasında kendini göstermiştir. Yani adına isterseniz Islahat Devri Edebiyatı da diyebilirsiniz. Peki bu yenileşen edebiyatta neler değişti derseniz, form, muhteva ve dil hemen dikkati çeker. Şairler büyük kalıpları birdenbire yıkmadılar ama divan tertibini bozarak, az kullanılan vezinleri deneyerek, hatta hece veznine yer vererek esneklik sağladılar. İçerik tarafında ise o köhne mazmunlar bırakıldı ve hayatın içine girildi; tiyatrohane, vapur ocağı, telgraf telleri, yelpazeler şiire doldu. Aşk bile beşerîleşti; vatan, hürriyet, adalet gibi toplumsal kavramlar şiirin başköşesine oturdu. Dilde ise bir yandan sadeleşme çabaları görülürken, diğer yandan Fransızcadan ve azınlık dillerinden giren kelimelerle yeni bir alafrangalık süreci başladı. Tabii bütün bu edebi ve idari birikimin arkasında çok önemli bir okul var: Enderun Mektebi. Fatih döneminden beri Topkapı Sarayı'nda varlık gösteren bu liyakat esaslı kurum, sadece mülki ve askeri idareciler yetiştirmedi; aynı zamanda pek çok şair, hattat ve musikişinasın da beşiği oldu. Büyük odalardan Has Oda'ya kadar uzanan bu zorlu kademelerden geçen Enderunlu Fazıl veya Enderunlu Vasıf gibi isimler, klasik şiirin kalıplarında kalsalar da mahalli renkleri ve dönemin toplumsal hayatını şiirlerine ustalıkla taşıdılar. İşte on dokuzuncu yüzyıl Türk edebiyatı, işte bu köklü gelenekle yeniliğin harmanlandığı o büyüleyici geçiş dönemi.