Okuma Parçası
Ana Sayfa » Anadolu Üniversitesi AÖF » Tarih Lisans Programı » 19. Yüzyıl Türk Edebiyatı
← Ünite 6

Ünite 6: 19. Yüzyılda Nesir — Okuma Parçası

Ders kitabının ünite sonuna koyduğu ek okuma metni. Sınavda doğrudan sorulmaz; konuyu bağlamına oturtmak için.

ESKİ NESİR

Eski nesrin çok defa lüzumsuz bir yığın sanat veya şakada kalmasının ve tarih gibi çok zengin bir müşahede kaynağına dayanan taraflarında bile genişleyememesinin hakiki sebebi, kültürün insana ayırdığı sahanın darlığıdır. Filhakika bu nesrin, dinî-tasavvufî öğretici eserlerin, Kuran ve hadis tercümelerinin -birinciler daha ziyade başlangıçta yani XIII. ve XIV. asırlarda- tefsirlerin ve bazı istisnalar dışında daima saraya bağlı tarihlerle, tarih düşüncesiyle hiç alâkası olmayan terceme-i hâl tezkirelerinin, fermanların, resmî yazıların, siyasî konuşma fezlekelerinin, lâyihaların dışında hemen hemen tatbik sahası yoktur. Hâlbuki Türkçe, tarihe Orhon Abideleri gibi hakikaten olgun bir nesir eseriyle girmişti. Daha o devirde bile her şeyden evvel bir nesir dili gibi görünür. Toplayıcı nahvi vuzuhun ta kendisidir. Fakat nesir ancak bir vasıtadır. Ve yalnız insanda ve insanla beraber yürür. Bu itibarla Türk nesrinin macerasını anlamak için tarihî çerçeve içinde Türk insanını mütalâa etmek gerekir. Hakikatte bizim bugün ‘inşa’ kelimesiyle hülâsa ettiğimiz bu sanatlar iyi bir nesrin asıl kuvvet ve hususiyetlerini alacağı ferdin yerini, tıpkı şiirde olduğu gibi fakat ondan daha başka, bütün hayatîliği giderecek şekilde hünerin alması demekti. Onun içindir ki eski nesirde ferdin aslı malikânesi olan üsluptan çok güç bahsedilebilir. Sinan Paşa’yı istisna edersek, Naima ve Evliya Çelebi gibi bu sanat ve inşa merakını, nesri bir ifade vasıtası addettikleri için yenmiş olanları bile tam mânâsıyla bir üslup sahibi addedemeyiz. Eski nesri boğan söz sanatları iptilâsının mühim bir sebebi de şüphesiz ki başka dillerde plâstik sanatlardan ve resimden gelen terbiyeden, onların insana açtığı sarih görüş imkânından mahrum oluşudur. Burada, edebî eserin her kültürde diğer sanatlara takaddüm ettiği hakikatini unutmuş değiliz. Ancak muayyen bir gelişme devrinden sonra diğer sanatlardaki çalışmaların, dilin ve insanın üzerindeki tesirin yokluğundan bahsetmek istiyoruz. Çizginin, resmin, heykeltraşînin aynı rengin ve hacmin tecrübesinden geçmemiş, reel müşahedesinin nizamını ve nisbet fikrini bunlarda denememiş ve bunların tecrit terbiyesini almamış bir edebiyatta ve bilhassa nesirde, elbette ki eşya ve dış dünya ile temas çok sathî kalacaktı. Yahya Kemal, nesir ve resim bulunsaydı kültürümüz başka şekil alırdı, der ki yerinde bir mütalâadır. Filhakika bizim bugün o kadar suçlandırdığımız inşanın lüzumsuz ve donmuş süsleri hep bu terbiyenin yokluğundan gelir. Hakikaten eski nesrin asıl sığlığı inşa değildir. Fuzulî ve İdris-i Bitlisî’nin verdiği örnekle başlayan inşa ancak XVII. asrın ortasına kadar nesre hâkim görünür. Ondan sonra, en mübalâğalı eserlerinde bile ancak muayyen teşrifat cümlelerinde rastlanır. Hakikatte asıl eski nesir, bir çeşit rahat ve dağınık konuşmada kalmıştır. Yukarıda anlattığımız gibi ilim dili olmamış ve ilmin dile getirdiği sarahatin tecrübesini tatmamış bu çözük konuşma asırdan asra ve muharrirden muharrire gelen asıl tarzıdır. Türkçede nesrin teşekkülü için insanın ve cemiyet müesseselerinin değişmesi, tahsil sisteminin Türkçeye dönmesi lâzımdı. İşte Tanzimat bunu yaptı. Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2005, s.45-46.