Ünitenin tamamını tek sayfada görPremium
XIX. yüzyılda Osmanlı nesri, devletin ve toplumun yaşadığı derin değişim arayışlarının, askerî ve siyasi yeniliklerin tam merkezinde yer almıştır. Yüzyılın başlarında eski tarz nesir yolunu devam ettiren yazarlar bulunsa da, klasik şiirde görülen o inatçı 'sabit-kademlik' anlayışı nesirde o kadar güçlü bir şekilde tutunamamıştır. Klasik Türk edebiyatının temelde şiir merkezli bir yapıya sahip olması, nesrin geri planda kalmasına neden olmuştur. Şiirin vezin ve kafiyeyle sağladığı estetik ahenk, ezber kolaylığı sayesinde öğretici eserlerin bile manzum yazılmasına yol açmış ve edebiyatçılar şiirsel kabiliyetleriyle değerlendirilmiştir.
Divan edebiyatı etrafında yürütülen tartışmaların odağında nesir yer almamıştır; çünkü eski nesir, şiire göre çok daha hızlı bir şekilde yeni anlayışa yerini bırakmıştır. Resmî fermanlar, beratlar, münşeatlar ve bazı hâl tercümeleri dışında estetik nesrin ağdalı dili terk edilmiştir. Gazetenin hayatımıza girmesiyle birlikte makale, deneme, hikâye, tiyatro ve roman gibi yeni türler edebiyata girmiş ve eski nesir tarzıyla ifade edilme imkânı kalmamıştır. Bu dönüşüm hiçbir aşağılık duygusuna kapılmadan, eski birikimi inkâr etmeden yeni unsurları içselleştiren yazarlar için yeni kapılar açmıştır.
Bu dönemin en önemli nâsirlerinden biri olan Ahmet Cevdet Paşa, geleneğin bütün imkânlarını dönüştürerek çağının anlayışına uygun yeni bir nesir dili yaratmıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar, onun Kısas-ı Enbiya adlı eserini 'eskinin tasfiyesi ile varılabilecek son kemal noktası' olarak nitelendirmiştir. Nesirdeki bu doğal dönüşüme direnenler ise sadece başka türlü bir yazışma usulü bilmeyen kitabet görevlileri olmuştur.
XIX. yüzyılda Türk aydınının yeni bir uygarlık arayışına yönelmesi edebi sahada biyografi geleneğini de değiştirmiştir. XVIII. yüzyılın klasik şair tezkirelerinin yerini, sistemsiz, muhtasar veya tamamlanamamış müsveddeler hâlindeki eserler almıştır. Dönemin en önemli tezkiresi Fatin Davut’un Hatimetü’l-Eşar’ıdır. Bunun yanı sıra Mehmet Siracettin ve Mehmet Tevfik gibi isimler Osmanlı şairlerini tek bir eserde toplamak istemişse de, bütüncül bir yaklaşımla hazırlanan en büyük eseri Avrupalı şarkiyatçı Hammer, Geschicte der Osmanischen Dichtkunts adlı eseriyle gerçekleştirmiştir.
Şair biyografileri konusunda Hatimetü’l-Eşar’dan sonra en önemli başvuru kaynağı Son Asır Türk Şairleri adıyla basılan Kemalü’ş-Şuara’dır. Ayrıca Recaizade Mahmut Ekrem’in Kudemadan Birkaç Şair’i ve Muallim Naci’nin Osmanlı Şairleri bu alandaki diğer önemli eserlerdir. Biyografiye olan ilgi zamanla modern edebiyat tarihçiliğine evrilmiş, Abdulhalim Memduh’un Tarih-i Edebiyyat-ı Osmaniyye’si bu alanın ilk örneğini vermiştir.
Osmanlı biyografi geleneğinin bir diğer köklü kolu olan Şakayık zeyilleri bu yüzyılda da devam etmiştir. Fındıklılı İsmet’in Tekmiletü’ş-Şakaik’i ve Mektubizade Abdülaziz’in Teracim-i Ahval-i Ulema ve Meşayıh’ı bu geleneği sürdüren eserlerdir. Ayrıca sadrazamlar, vezirler, şeyhülislamlar, nakibüleşraflar, kaptanıderyalar ve hattatlar gibi belli meslek veya zümrelere ait 'zümre biyografileri' bu dönemde adeta bir devlet ve sanat erbabı sayım dökümü niteliği taşımıştır.
Mehmet Süreyya’nın Osmanlı’nın kuruluşundan 1899’a kadar her meslekten tanınmış kişiyi alfabetik sırayla topladığı Sicill-i Osmanî, dönemin en kapsamlı genel biyografik eseridir. Muallim Naci’nin Esami’si, Faik Reşat’ın Eslaf’ı ve Şemsettin Sami’nin Kamusu’l-Alam’ı ile Hacı Mehmet Zihni’nin kadın ünlülere yer verdiği Meşahirü’n-Nisa’sı bu dönemin zengin biyografi birikimini tamamlar.
XVII. yüzyıl sonlarında başlayan vakanüvis tarihçiliği XIX. yüzyılda da mensur örnekleriyle devam etmiştir. 'Kamus Mütercimi' olarak tanınan Antepli Asım Efendi, Şanizade Mehmet Ataullah Efendi, Sahhaflar Şeyhizade Mehmet Esat Efendi (Üss-i Zafer yazarı) ve Ahmet Cevdet Paşa dönemin önemli vakanüvislerindendir. Ahmet Cevdet Paşa, 12 ciltlik Tarih-i Cevdet adlı eseriyle vakanüvis tarihçiliğinin zirvesine ulaşmış, olayları sebep-sonuç ilişkileri ve tahlillerle ele alarak modern bir tarihçi kimliği sergilemiştir. Paşa ayrıca Tezakir ve Maruzat adlı eserleriyle de anı ve belge niteliğinde metinler kaleme almıştır.
Vakanüvis tarihçiliğinin yanı sıra bu yüzyılda özel tarihler de yazılmıştır. Hayrullah Efendi’nin Batı kaynaklarını da inceleyerek yazdığı Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye Tarihi, Ahmet Vefik Paşa’nın Fezleke-i Tarih-i Osmanî’si ve Mustafa Nuri Paşa’nın kurumlar tarihi niteliğindeki Netayicü’l-Vukuat adlı eseri dönemin tarih yazıcılığına zenginlik katmıştır.
Osmanlı’nın dış ilişkilerinin artmasıyla birlikte sefaretnameler bu yüzyılda daha çok kaleme alınmıştır. Abdurrahim Muhip Efendi’nin Fransa izlenimlerini anlattığı Küçük Sefaretname ve Büyük Sefaretname’si, Seyyit Mehmet Emin Vahit Efendi’nin eseri ve Bozoklu Osman Şakir Efendi’nin kaleme aldığı resimli seyahatname özelliği de gösteren Musavver İran Sefaretnamesi bu türün önde gelen örnekleridir.
Seyahatname türünde ise ilginç bir şekilde yazarlar kendi seyahatlerini değil, padişahların gezilerini kaleme almışlardır. Ahmet Nazif’in II. Mahmut’un Edirne gezisini anlatan Sefername-i Hayr’ı ve Esat Efendi’nin Tuna gezisini anlatan Ayatü’l-Hayr’ı buna örnek gösterilebilir. Ayrıca divan sahibi şairler tarafından yazılan ve saray düğünlerini konu edinen Mehmet Lebib Efendi’nin Sûrname’si ile Abdunnafi İffet Efendi’nin Sûrname-i Selatin’i edebiyatımızdaki son sûrnamelerdir.
XIX. yüzyılda inşa meselesi edebî tartışmaların merkezinde yer almış, okullarda okutulmak üzere çok sayıda münşeat kitabı yazılmıştır. Manastırlı Mehmet Rıfat, Mustafa Reşit ve Ziver Paşa gibi isimlerin eserleri bu alandaki verimliliği gösterir. Belagat alanında ise matbaanın yaygınlaşması ve ders programlarına girmesiyle büyük bir canlanma görülmüştür. Tahir Selam’ın çevirdiği Mizanü’l-Edeb ilk Türkçe belagat kitabı iken, Mehmet Nüzhet’in Mugni’l-Küttab’ı ilk telif belagat kitabıdır.
Süleyman Paşa’nın Mebani’l-İnşa’sı, Arap ve Fars belagat geleneğini kırarak Fransız retoriğini eğitime sokan ilk eserdir. Ahmet Cevdet Paşa ise Belagat-i Osmaniyye’si ile eski belagati savunmuş ve devrinde büyük tartışmalara yol açmıştır. Recaizade Mahmut Ekrem’in Talim-i Edebiyat’ı ise Batı retoriğini Türk edebiyatı örnekleriyle sistemleştirerek cumhuriyet dönemine kadar sürecek bir çığır açmıştır.
Ayrıca bu dönemde Türkçenin sarf ve nahvine (gramerine) dair kitaplar da yazılmaya başlanmıştır. Keçecizade Mehmet Fuat Paşa ve Ahmet Cevdet Paşa’nın ortaklaşa yazdığı Kavaid-i Osmaniyye Türkiye’de basılan ilk gramer kitabıdır. Abdurrahman Fevzi’nin Mikyasu’l-Lisan Kıstasu’l-Beyan’ı ise Türkçenin yapısını incelemesi bakımından ilk gramer kitapları arasında yer alır.