Osmanlı-Türk Tarih Yazıcılığı. Osmanlı-Türk tarih yazıcılığı, kendisinden önceki pek çok köklü tarihçilik geleneğinin ve çağdaş ekollerin sentezi olarak doğmuştur. Bu bağlamda İran tarihçiliğinin Osmanlı tarih yazıcılığı üzerindeki etkileri iki temel yolla gerçekleşmiştir. Bunlardan birincisi, Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu dönemlerinde kaleme alınmış eserler yoluyla olmuştur. İkincisi ise Osmanlı devrinde İran’dan gelen tarih yazarlarının yazdığı tarihler ile Osmanlı tarihçilerinin çağdaşı olan İranlı müverrihlerden etkilenmeleri neticesinde ortaya çıkmıştır. Büyük Selçuklu İmparatorluğu döneminde sultanlar ve saray, tarihçilerin en büyük hâmisi olmuştur. Bu dönemde yazılan eserlerin dili Farsçadır ve çoğunlukla İran tarih yazıcılığı geleneği içinde kaleme alınmışlardır. Özellikle siyâsetnâmeler Osmanlı tarih yazarları üzerinde derin izler bırakmıştır. Keykâvus b. İskender’in Kâbusnâme’si, Nizâmülmülk’ün Siyâsetnâme’si ve Ebu Hamid Muhammed Gazalî’nin Nasihatü’l-Mülûk adlı eserleri Osmanlı müverrihlerinin yakından bildiği ve bazıları defalarca Türkçe’ye tercüme edilmiş temel Büyük Selçuklu devri eserleridir. Anadolu Selçuklu Devleti ve Beylikler döneminde ise din ve hukuk alanında Arapça, sanat ve edebiyat alanında ise Farsça egemen olmasından ötürü Türkçe tarih yazıcılığı pek gelişmemiştir. Ancak İbn Bîbî’nin El-Avâmirü’l-Alâiyye fi’l-Umûri’l-Alâiyye adlı Farsça mensur eseri, Aksarayî’nin Müsâmeretü’l-Ahbâr’ı, Niğdeli Kadı Ahmed’in Al-Veled Al-Şefîk’i, Ahmed Eflâkî’nin Menâkıbü’l-Arifîn’i ve dönemin münşeat mecmuâları Osmanlı müverrihlerini derinden etkileyen önemli tarih kaynakları arasında yer almıştır. Klasik dönem Osmanlı tarihçiliğini çağdaşı örneklerden bağımsız düşünmek imkansızdır; bu alanda Timurlular, Memlûkler ve Safevîler önemli etkileşimlerde bulunmuştur. Batılı tarihçilerin etkileri ise on sekizinci yüzyıla kadar pek önem taşımamış, bu asırdan sonra önce Batılı kaynaklar kullanılmaya başlanmış, daha geç dönemde ise Batı'daki yeni tarih anlayış ve usulleri takip edilmiştir. Timurlular devri tarihçiliği, salt siyâsî vakalar, yönetici elitler, askerî gelişmeler, zafer ve fetihler ile siyasi çekişmeler üzerine odaklanmıştır. Bu geleneğin en önemli örnekleri Gıyâsüddin Ali’nin kroniği, Nizâmüddin Şâmî’nin Farsça Zafernâme’si, Muinüddin Natanzî’nin Muntehebu’t-Tevârih-i Muînî’si ve Şerafeddin Ali Yazdî’nin Zafernâme’sidir. Yazdî’nin bu eseri, İdrîs-i Bitlisî’nin Osmanlı tarihçiliğinde ana damar oluşturan Heşt Bihişt adlı eserine model teşkil etmiştir. Osmanlı tarihçiliğinin ilk döneminin çağdaşı diğer bir ekol olan Memlûk tarihçiliği, Arap tarihçiliğinin bir devamıdır. Bağdat’ın Moğol istilasıyla merkez olma özelliğini yitirmesi ve Mısır’ın İslam dünyasında siyasi istikrar unsuru haline gelmesi Kahire’yi bir ilim merkezi yapmıştır. Memlûk tarihçiliği, biyografik tarih yazarlığı ile umûmî tarihleri "el-Havâdis vel-Vefeyât" adı altında birleştirmiştir. Klasik Arap tarihçiliğinden farklı olarak fasih Arapça yerine gündelik konuşma dili, yerel lehçe ve şivelere yer vermiş; böylece tarihin dili popülerleşmiş ve geniş halk kitlelerine hitap etmeye başlamıştır. Memlûk tarihçiliğini klasik Arap ekolünden ayıran bir diğer belirgin özellik ise, eserlerde anekdotlara ve "el-acâ’ib vel-garâ’ib" (ilgi çekici, şaşırtıcı olaylar) türündeki öğelere çokça yer verilmesidir. Bu durum anlatıma canlılık katmış, toplumsal ve kültürel hayata dair zengin bilgilerin tarih eserlerine girmesini sağlamıştır. Bu eserlerin bir kısmının Osmanlı tarihçileri tarafından Türkçe’ye çevrilmiş olması iki ekol arasındaki yakın ilişkinin en somut kanıtıdır. Osmanlı tarihçiliğinin kuruluşunu kesin bir zaman dilimi veya tek bir müverrihle başlatmak mümkün değildir. Bunun en önemli sebebi, elimizdeki en eski Osmanlı tarihlerinin bugün bugüne ulaşamamış daha eski başka metinlere referans vermesidir. Ayrıca ilk eserleri veren müverrihler salt Osmanlı tarihçisi olmayıp, Osmanoğulları ile birlikte Aydınoğulları gibi diğer beyliklerin de tarihlerini yazmışlardır. Bizi bu eserleri ilk Osmanlı tarihleri kabul etmeye iten temel etkenler; Osmanlı coğrafyasında yazılmış olmaları, Osmanlı hükümdarlarına sunulmaları ve Osmanlı tarihinden bahsetmeleridir. Osmanlı tarih yazımının ilk derleme ürünleri 1402 Ankara Savaşı’ndan sonra, devletin varoluş mücadelesi verdiği çöküş döneminde ortaya çıkmıştır. İlk Osmanlı sultanlarının dînî hassâsiyetleri ve dervişlere gösterdikleri ihtimâm övülürken, Fetret Devri’ni getiren hadiseler I. Bâyezid ve diğer yöneticilerin bu hassasiyeti göstermemesine bağlanmıştır. Çöküşün yarattığı hayal kırıklığıyla tarihi varlıklarını kanıtlama ve geleceğe dair iddialarına dayanak arama kaygısı ilk yazarların temel gayesi olmuştur. Günümüze ulaşan en eski tarih olan Ahmedî’nin Germiyanoğlu Süleyman Şah için İskendernâme’sine ek olarak 1390’da telif edip 1403’te Emir Süleyman’a sunduğu Dâstân-ı Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i Osman adlı manzum eser bu dönemin mihenk taşıdır. On beşinci yüzyılın ortalarında saray takvimleri ve anonim Tevârih-i Âl-i Osman derlemeleri de çoğalmıştır. Saray müneccimlerinin hazırladığı saray takvimleri, peygamber ve halife listelerinin yanı sıra deprem ve veba gibi doğal afetleri kronolojik olarak kaydetmiştir. Tevârih-i Âl-i Osman adı verilen anonim eserlerde ise padişahların askeri faaliyetleri, dini ve sosyal kurumları İslam tarih geleneğine uygun olarak yıl esasına göre anlatılmıştır. Âşık Paşa-zâde, Neşrî, Oruç b. Adil gibi isimlerin kaleme aldığı bu halk diliyle yazılmış eserler, geniş kitlelere ulaşmış ve sözlü geleneğe önemli ölçüde yer vermiştir. Osmanlı tarihçiliğinin ilk dönemlerinde öne çıkan türlerden biri gazavatnâmelerdir. Düşmanla yapılan savaşları veya düşman topraklarına düzenlenen dini nitelikli akınları anlatan gazavatnâmelerin kökeni Arap edebiyatındaki megâzî türüne dayanır. Türün Anadolu'daki öncülleri ise Battalnâme, Dânişmendnâme ve Saltuknâme gibi menâkıbnâmelerdir. Menâkıbnâmeler hem Türk destan geleneğinin bir devamı hem de İslami edebiyattaki siyer ve megâzî türlerinin bir uzantısı olarak gelişmiştir. Menâkıbnâmeler katı anlamda birer tarih eseri olmasa da, yazıldıkları dönemin biyografik, sosyal, iktisadi ve kültürel hayatı ile inanç tarihi hakkında vekâyinâmelerde bulunamayacak kadar zengin detaylar barındırır. Gazavâtnâmeler ise belli bir seferi tasvir ederken ayrıntılı tarihsel veriler sunar. Bu eserlerin yazımındaki temel amaç sadece tarihî kayıt tutmak değil, sultanları övmek ve geniş kitleler arasında gaza ideolojisini yayarak kamuoyu oluşturmaktır. Askeri başarıların zafernâme, kalelerin ele geçirilmesinin fetihnâme, bir dizi fethi içeren seferlerin ise sefernâme olarak adlandırıldığı bilinmektedir. İslam devletlerinden itibaren yazılmaya başlanan fetihnâmeler, fethedilen beldeleri ve başarıları müstakilen ya da fâtih hükümdarın diğer devletlere gönderdiği mektup ve fermanlar aracılığıyla anlatmıştır. Çoğunlukla Türkçe, Arapça ve Farsça yazılan bu metinlerde ağdalı ve süslü bir dil kullanılmış; dost devletler için müjde, düşmanlar için ise tehdit mahiyetinde fâtih hükümdar yüceltilmiştir. Fetihnâmeler mahiyetlerine göre zâfernâme, beşâretnâme ve tehditnâme gibi alt isimlerle de anılmıştır. Fatih Sultan Mehmed dönemi, İstanbul’un fethinin ardından imparatorluk vizyonunun genişlemesiyle birlikte tarih yazıcılığında büyük bir canlanma ve olgunlaşma devresi olmuştur. Edebiyattan coğrafyaya, matematikten astronomiye kadar her alanda yaşanan parlaklık tarihçiliğe de yansımış; ilk müstakil dünya tarihleri, genel Osmanlı tarihleri, vekâyinâmeler ve monografiler kaleme alınmıştır. Bu dönemin önde gelen müverrihlerinden Şükrullah, Behçetü’t-Tevârih adlı eserinde hilkatten başlayarak evrensel bir İslâm ve dünya tarihi sunmuş, eseri Fatih ve Mahmud Paşa’ya övgüyle bitirmiştir. Enverî ise manzum Düsturnâme adlı eserinde Osmanlı tarihini İslam tarihinin bir devamı olarak işlemiştir. Karamanî Nişancı Mehmed Paşa, Osmanlı bürokrasisinin zirvesindeyken yazdığı Arapça Tevârîhü’s-Selâtîni’l-Osmaniyye adlı eseriyle "Osmanlı Devleti’nin müstakil ilk tarihi"ni kaleme almıştır. Âşık Paşa-zâde ise sade Türkçe nesirle yazdığı Tevârih-i Âl-i Osman’ında Osman Gazi’den 1478’e kadar olan süreci halk destanı biçiminde aktarmıştır. Fatih’in gazâ ve fetihlerini anlatan Tursun Bey’in Tarih-i Ebu’l-Feth adlı eseri ise mensur vekayinâme türünün ilk örneği olup, maliye bürokrasisinden gelen yazarın gözlemleriyle zenginleşmiştir. Mehmed Neşrî ise Cihannümâ adlı eserini Oğuz Han nesli, Selçuklular ve Osmanlılar olarak üç bölümde, sade bir Öztürkçe ile kaleme almıştır. Bu dönemde ayrıca inşâ kurallarına göre resmi belge ve mektupları derleyen münşeat mecmuâları gelişmiş, ilk Türkçe münşeatlar Fatih devrinde görülmüştür. Ayrıca sarayda padişahın zaferlerini ve vasıflarını yüceltmek amacıyla yarı-resmi saray tarihçiliği olan şehnâmecilik müessesesi bu dönemde temellerini atmış; Acem şairleri Farsça gazânâmeler ve hünkârnâmeler kaleme almıştır. Osmanlı klasik döneminde tarihçilik, hükümdarların tarihçileri belli bir maksat ve siyasi talep çerçevesinde istihdâm etmesiyle şekillenmiştir. II. Bâyezid dönemi tarihçiliğinde zihniyet devrimi tamamlanmış, Osmanlı tarihi mütevazı bir uç beyliği olmaktan çıkıp evrensel bir İslam imparatorluğu ideolojisi içinde konumlandırılmıştır. Saltanatının ilk yıllarında Şehzâde Cem sorunu yüzünden meşruiyet arayan Bâyezid, iktidarını sağlamlaştırmak için tarihe önem vermiştir. Doğudaki Safevî tehdidi karşısında ise İdris-i Bitlisî’ye Farsça Heşt Bihişt’i, Kemalpaşa-zâde’ye ise Türkçe bir Osmanlı tarihi yazdırmıştır. Yavuz Sultan Selim’in Suriye, Hicaz ve Mısır’ı fethederek yüzünü Doğu’ya dönmesi ve Memlûk coğrafyasıyla doğrudan temasa geçmesi, Arap tarihçiliğinin “sene sene yazan, kısa ve öz” etkisini Osmanlı yazıcılığında bariz hale getirmiştir. Kanûnî Sultan Süleyman devrinde ise temel mesele hanedanın imajını korumaktır. Yavuz’un babasına karşı mücadelesi ve sert imajı nedeniyle yıpranan hanedar itibarını düzeltmek için Selimnâme literatürü oluşturulmuş, Yavuz lakabı adaletli bir kahraman figürüne dönüştürülmüştür. Kanûnî de kendi seferlerini ve fetihlerini anlatan çok sayıda Süleymannâme ve Zigetvar üzerine Sigetvar-nâmeler yazdırarak 1550'lerde şehnâmeciliği resmi bir kuruma dönüştürmüştür. Bu dönemin en önemli müverrihlerinden İdris-i Bitlisî Farsça Heşt Bihişt ile İran tarihçiliğini kökleştirmiştir. Kemalpaşa-zâde ise hem fıkıh hem tarih alanındaki yetkinliğiyle kırılmayı temsil etmiştir. Nişancılığa kadar yükselen Celâl-zâde Mustafa, Tabakâtu’l-Memâlik adlı eserinde ordu teşkilatından ekonomik zenginliklere kadar geniş bir vizyon sunmuş, devlet arşivlerini erken dönemde kullanan tarihçi olmuştur. Feridun Ahmed Bey’in Münşeâtü’s-Selâtîn’i, Hoca Saadeddin Efendi’nin Tâcü’t-Tevârih’i, Mustafa Selânikî’nin günlük tarzındaki Tarih-i Selânikî’si ve Defterdar Sarı Mehmed Paşa’nın Zübde-i Vekayiât’ı klasik dönemin diğer dev eserleridir. On dokuzuncu yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu’nda kapsamlı reformların, kurumsal ve ideolojik kırılmaların yaşandığı bir dönemdir. Geleneksel kurumların zayıflaması yeni bir tarih yorumunu ve yeni bir tarih dilini zorunlu kılmıştır. Bu dönemde vakanüvislik kurumu değişen şartlarda devam etmiş; Takvîm-i Vekayi’nin çıkarılması vakanüvisliğin işlevini kısmen üstlenmiştir. Asır boyunca Antepli Ahmed Âsım Efendi, Şânî-zâde Mehmed Atâullah Efendi, Sahhaflar Şeyhizâde Mehmed Es’ad Efendi (Üss-i Zafer yazarı) gibi önemli vakanüvisler görev yapmıştır. Şânî-zâde’nin Avrupa tarihine yer vermesi ve tarihi "Tarih-i Mukaddes" ve "Tarih-i Amm" olarak ayırması gelenekten kopuşun bir işaretidir. Cevdet Paşa, Osmanlı tarihçiliğinde tam anlamıyla bir geçiş halkası ve yeniliği temsil eder. Otuz yılda tamamladığı on iki ciltlik Tarih-i Cevdet’te 1774 Kaynarca’dan 1826 Vaka-i Hayriye’ye kadar olan dönemi anlatmıştır. Cevdet Paşa; hadiselerin doğruluğunu, neden-sonuç ilişkilerini, çıkarılacak ibretleri ve herkesin anlayabileceği sade bir dili savunan ilmî tarih anlayışını kurmuştur. Arşiv vesikaları, yabancı tarihler ve sözlü kaynakları harm