Okuma Parçası
← Ünite 7

Ünite 7: Gelenekçi Romanın Özellikleri ve Gelişimi — Okuma Parçası

Ders kitabının ünite sonuna koyduğu ek okuma metni. Sınavda doğrudan sorulmaz; konuyu bağlamına oturtmak için.

Tarık Buğra

Şimşekler Tekke Deresi’nde ‘Şişman Berta’lar gibi gümbürdüyor, yağmur oluktan boşanırcasına yağıyordu. Bitkin tren Halep’ten yüklediği kendinden de bitkin kafilenin belki de en perişan ve harabını Akşehir istasyonuna bıraktı. Bozgunla biten o anlatılamaz maceranın döküntüleri sılasına kavuşan bu silâh arkadaşlarına vagonların pencerelerinden donuk donuk bakıyorlardı. Ne gülen, ne el sallayan, ne de bir çift laf eden oldu. Tren puflaya puflaya kuzeye doğru uzayan ve sonu gelmeyeceğe benzeyen yoluna koyulmuştu. Salih yavaş yavaş eriyen ve bir defa daha göremeyecek olduğu bu yüzlere öyle kımıldamadan bakarken o büyük, o yürekler paralayıcı bozgun için dikilmiş bir heykelden başka bir şeye benzemiyordu. El sallamak, güle güle diye bağırmak isterdi, bahtınız açık olsun demek isterdi. Fakat el sallayamazdı, bir eli, bütün koluyla birlikte Kütülemmare’de, bir kum tepesinde kalmıştı. Öbür eli de pis, sefil, fakat kocaman torbasını tutuyordu. Ve artık bütün iyi dilekler boşunaydı, bu trenin yolcuları gülmeyi de, bahtlarını da topyekün kaybetmişlerdi. Bunlar bozgunun sakat, yarım kalmış döküntüleri idi, işe yarayabilecekler esir kamplarında ve tecrit edilmişlerdi. Katarın son vagonu da önünden ilerideki virajda kayboldu. Fakat Salih trenin hâlâ önünden geçmekte olduğunu sanıyordu. Aynı vagonlar, aynı pencereler sanki milyon kere milyon üremişti ve bu geçiş ebediyete kadar sürecekti. Aynı vagonlar, aynı pencereler, aynı yüzler... Aynı vagonlar, aynı pencereler, aynı yüzler, aynı yüzler, aynı donuk, aynı ifadesiz bakışlar. Hele o ses... Hele o erkekçe, bir bakıma güzel, bir bakıma harikulâde, fakat insana ait değilmişçesine canlılığını kaybetmiş, bu yüzden de melânkoluden çok daha ezici, çökertici bir tesir yapan ses!.. Bu ses mezarda bile kulaklarını bırakmayacak gibiydi: “Adı Yemen’dir, Gülü çemendir...” Bozöyüklü bir topal saatlerce, hangi saatlerce, günlerce tekrarlayıp durmuştu: “Adı Yemen’dir, Gülü çemendir, Giden gelmiyor Acep nedendir?” Keşke gelmek olmasaydı. Gelmek mi denirdi buna? Nerede sağ kolun yavrum Salih? Nerede sağ kulağının yarısı oğlum Salih? O kehribar gibi gözlerine ne oldu bir tanem? Ya o yiğit yüzün kardeşim? Gelmek mi denirmiş buna? Ve aynı vagonlar, aynı pencereler, aynı yüzler önünden geçiyor, geçiyor, tekrar geçiyordu. Salih o trenden ayrılmak istemiyor, inmemiş olmak, gitmek, gitmek, gitmek istiyordu çünkü. Birden irkildi. Bu bir alarmdı: Ardında konuşanlar vardı, gâvurca konuşanlar. Kavrulmuş bedeninden umulmayacak bir çeviklikle, zemberek boşanır gibi döndü: Tüylü şapkalar. “-Haa... İtalyanlar...” Ve Salih bu tombul, bu şaklaban yüzlerin arasında Niko’nun yüzünü aynı anda fark etti. -Salih, vire sen misin? Tanıdı be. Demek hâlâ Salih. İçinden, torbasını atıp o tek koluyla Niko’yu kucaklamak geldi. Fakat silâhlı İtalyan askerleri hafifçe gülümsedi, hafifçe ama candan: -Merhaba Niko! Sesi de belirsizdi. -Vay Salih vay... Bu ne hâl vire? Ne olmuş sana böyle? Canlı, sıhhatli, neşeli idi. Eskiden Rum şivesini örtmeye çalışırdı. Şimdi inadına belli etmeye çalışır gibiydi. İtalyanlara onların diliyle bir şeyler söyledi, berikilerden biri tek kelime ile cevap verdi. Niko da, -Gel, dedi. Salih’in kolsuz tarafına geçmiş, elini omzuna atmıştı, fakat daha üç adım gitmeden epey ayrıldı. Salih çok fena kokuyordu. İstasyon binasına, müdürün odasına girdiler. Niko’da ne olduğunu göstermek isteyen bir hâl vardı: -Aç mısın? diye sordu. Salih şöyle bir yokladı kendini, hatta düşündü. Açtı. -Acıkmışım, dedi. Niko dışarı çıktı. Salih de yan gözle etrafını süzmeye başladı. Telgrafın başında ve müdür masasında İtalyan zabitleri vardı. Eski Müdür Necati Bey, gişede idi, iyice ihtiyarlamıştı.

ÜÇLER YEDİLER KIRKLAR’dan

Anlamıştı anlamaya Orhan Bey; Sultanlığın yükünü sırtlamak kendisine düşüyordu. Ben on yıl önce böyle bir durum olsaydı oturup kimse ile karşı karşıya, uzun uzun değil, kısasından bile konuşmazdı, kardeşini aklına getirmezdi. Konuşurken bir ara bunu düşünmüştü. Yine düşündü. Alâeddin Bey ise, “Boşuna yoruluyoruz, boşuna zaman kaybediyoruz ağabeyim” dedi. Her zaman yumuşak konuşurdu. Sesi, bir gece vakti utanırcasına açılan, görünmeden usul usul kabarıveren pamuk pıtıraklarını andırırdı, sanki bu dünyanın sesi değildi. Orhan ne zaman kardeşiyle konuşsa hep yoksul, ıssız, insan ayağı değmemiş biraz çorakça toprakların gün yanmışlığını duyardı. Pek fazla konuşmamışlardı, fırsat düşmediğinden. İlk defa bunca uzun konuşuyorlardı. Orhan Beyin çıkmak istemediği oda, Alâeddin Beyin sesiyle pamuk, gün ışığı, toprak yanmışlığı karışımında, bu dünyada olmayan bir odanın sıcaklığını buğumsuyordu: “Yorulmuyorum karındaşım” dedi, “seni yoruyorum belki amma ben dinleniyorum. Neden vakit kaybetmiş olalım ki?” “Şundan...” Amma hemen bitiremedi sözünü. Sesinin benzeri gözleri gün vurmuş bal süzümünde, Orhan Beyin yıllar öncesinden kalma değişmemiş mavi gözlerinde durdu bir süre. Orhan Bey, Mal Hatun anasının gözlerini hatırladı. Böyle sevecen, böyle esirgeyen, böyle hayran bakardı. Çocukluğundan beri ne zaman korkulu düş görse, ne zaman bir zorlukla karşılaşsa Mal Hatun anasının gün vurmuş bal süzümünde gözlerinin gürenğinden gülümsediğini hissederdi. Alâeddin’in gözleri de öyle gülümsedi: “Başından belli bir işi konuşuyoruz. Sultan sensin; at, kılıç, çeri seni bilir. Osman Bay babamız seni bunun için yetiştirdi. Ben Edebali Tekkesinin çiçeğiyim. Sen ise savaşların, barışların, yine savaşların, yine barışların çiçeğisin. Bunlar olmasa bile benim büyüğümsün, büyük varken küçüğe uymak düşer. “Konuştuk bunu karındaşım. Kendi isteğimle senin buyruğunda çalışmak istiyorum.” “Konuştuklarımızı toparlıyorum ağabeyim izin verirsen. Ben, insanlara buyuramam, ben insanlara yol bile gösteremem. Benim meşrebimde Türkmenle Türkmen olmayanın ayrıcalığı yoktur. Kimin çizdiği bilinmeyen sınırların o yanı bu yanı yoktur. Tanrı’yı biliyorsa, yani Tanrı’yı bilen herkese insan derim ben. Çünkü Tanrı’yı bilen kendini de biliyor demektir ki, yeter bu bana. Böyle birini Sultan yaparsan, hele Türkmenin başına Sultan yaparsan yazık edersin. Sultan sadece kendinden olan insanı insan bilmelidir, hak onun demelidir, yoksa kurtlar yer sürüsünü. Ben kurtları da haklı bulacak kadar zayıfım.” “Sen Sultanlığı benim üstüme yıkmak için konuşuyorsun, önüne setler çekiyorsun.” “Doğruyu söylüyorum, üstelik sözünü ettiğim insanların düşündüğüm gibi olmadığını da biliyorum. Kendilerine doğru yolu göstereni asan, yalan yolu göstereni baş tacı eden sürünün mayasında çılgınlık zevki olduğunu da biliyorum. Onu nankör yapan bu maya diye insanlara karşı olan duygumu değiştiremem. Yaratanından ötürü yaratılanı hoş gören birine Sultan ol diyorsun. Benim elimden sadece sana dua etmek gelir, bağışla beni.” “Bana ortak ol hiç değilse, yanıldığım zaman yolumu ışıt.” “İki çoban bir sürüyü böler, şaşkına çevirir:” “Ben savaşayım sen halkı gönendir pekey, el ele verelim.” Hemen cevaplayamadı Alâeddin Bey. Orhan Bey fırsatı kaçırmadı: “Bir atın iki kulağı gibi olalım. Soylu bir atın, dimdik iki kulağı gibi. Ülkeyi birlikte dinleyelim. Bu benzetme bize atalarımızdan miras kalmıştır, bilirsin. İki kardeşin yan yana, sırt sırta verdiği zamanlar millet zengin olmuştur. “Öyledir” dedi Alâeddin Bey.

KAYBOLMUŞ GÜNLER’den

Dünyada iki çeşit kavga var demiş bir yabancı yazar: Onur kavgası ve çıkar kavgası... Ben birincisini seçtim, daha doğrusu seçmişim. Bir mizaç ve yaratılış meselesi bu. Diğerine g