Tarık Buğra
Şimşekler Tekke Deresi’nde ‘Şişman Berta’lar gibi gümbürdüyor, yağmur oluktan boşanırcasına yağıyordu. Bitkin tren Halep’ten yüklediği kendinden de bitkin kafilenin belki de en perişan ve harabını Akşehir istasyonuna bıraktı. Bozgunla biten o anlatılamaz maceranın döküntüleri sılasına kavuşan bu silâh arkadaşlarına vagonların pencerelerinden donuk donuk bakıyorlardı. Ne gülen, ne el sallayan, ne de bir çift laf eden oldu. Tren puflaya puflaya kuzeye doğru uzayan ve sonu gelmeyeceğe benzeyen yoluna koyulmuştu. Salih yavaş yavaş eriyen ve bir defa daha göremeyecek olduğu bu yüzlere öyle kımıldamadan bakarken o büyük, o yürekler paralayıcı bozgun için dikilmiş bir heykelden başka bir şeye benzemiyordu.
El sallamak, güle güle diye bağırmak isterdi, bahtınız açık olsun demek isterdi. Fakat el sallayamazdı, bir eli, bütün koluyla birlikte Kütülemmare’de, bir kum tepesinde kalmıştı. Öbür eli de pis, sefil, fakat kocaman torbasını tutuyordu. Ve artık bütün iyi dilekler boşunaydı, bu trenin yolcuları gülmeyi de, bahtlarını da topyekün kaybetmişlerdi. Bunlar bozgunun sakat, yarım kalmış döküntüleri idi, işe yarayabilecekler esir kamplarında ve tecrit edilmişlerdi.
Katarın son vagonu da önünden ilerideki virajda kayboldu. Fakat Salih trenin hâlâ önünden geçmekte olduğunu sanıyordu. Aynı vagonlar, aynı pencereler sanki milyon kere milyon üremişti ve bu geçiş ebediyete kadar sürecekti. Aynı vagonlar, aynı pencereler, aynı yüzler... Aynı vagonlar, aynı pencereler, aynı yüzler, aynı yüzler, aynı donuk, aynı ifadesiz bakışlar.
Hele o ses... Hele o erkekçe, bir bakıma güzel, bir bakıma harikulâde, fakat insana ait değilmişçesine canlılığını kaybetmiş, bu yüzden de melânkoluden çok daha ezici, çökertici bir tesir yapan ses!.. Bu ses mezarda bile kulaklarını bırakmayacak gibiydi:
“Adı Yemen’dir,
Gülü çemendir...”
Bozöyüklü bir topal saatlerce, hangi saatlerce, günlerce tekrarlayıp durmuştu:
“Adı Yemen’dir,
Gülü çemendir,
Giden gelmiyor
Acep nedendir?”
Keşke gelmek olmasaydı. Gelmek mi denirdi buna?
Nerede sağ kolun yavrum Salih?
Nerede sağ kulağının yarısı oğlum Salih?
O kehribar gibi gözlerine ne oldu bir tanem?
Ya o yiğit yüzün kardeşim?
Gelmek mi denirmiş buna?
Ve aynı vagonlar, aynı pencereler, aynı yüzler önünden geçiyor, geçiyor, tekrar geçiyordu. Salih o trenden ayrılmak istemiyor, inmemiş olmak, gitmek, gitmek, gitmek istiyordu çünkü.
Birden irkildi. Bu bir alarmdı: Ardında konuşanlar vardı, gâvurca konuşanlar. Kavrulmuş bedeninden umulmayacak bir çeviklikle, zemberek boşanır gibi döndü: Tüylü şapkalar.
“-Haa... İtalyanlar...”
Ve Salih bu tombul, bu şaklaban yüzlerin arasında Niko’nun yüzünü aynı anda fark etti.
-Salih, vire sen misin?
Tanıdı be. Demek hâlâ Salih.
İçinden, torbasını atıp o tek koluyla Niko’yu kucaklamak geldi. Fakat silâhlı İtalyan askerleri hafifçe gülümsedi, hafifçe ama candan:
-Merhaba Niko!
Sesi de belirsizdi.
-Vay Salih vay... Bu ne hâl vire? Ne olmuş sana böyle?
Canlı, sıhhatli, neşeli idi. Eskiden Rum şivesini örtmeye çalışırdı. Şimdi inadına belli etmeye çalışır gibiydi. İtalyanlara onların diliyle bir şeyler söyledi, berikilerden biri tek kelime ile cevap verdi. Niko da,
-Gel, dedi.
Salih’in kolsuz tarafına geçmiş, elini omzuna atmıştı, fakat daha üç adım gitmeden epey ayrıldı. Salih çok fena kokuyordu.
İstasyon binasına, müdürün odasına girdiler. Niko’da ne olduğunu göstermek isteyen bir hâl vardı:
-Aç mısın? diye sordu.
Salih şöyle bir yokladı kendini, hatta düşündü. Açtı.
-Acıkmışım, dedi.
Niko dışarı çıktı. Salih de yan gözle etrafını süzmeye başladı. Telgrafın başında ve müdür masasında İtalyan zabitleri vardı. Eski Müdür Necati Bey, gişede idi, iyice ihtiyarlamıştı.
