Sesli Özet
← Ünite 7

Ünite 7: Gelenekçi Romanın Özellikleri ve Gelişimi — Sesli Özet

Dinleme Premium'a özel. Seslendirme metninin tamamı aşağıda ücretsiz okunabilir.
Premium'u İncele
Metni oku

Gelenekçi Romanın Özellikleri ve Gelişimi. Gelenek, bir toplumda eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar ve alışkanlıklar bütünü olarak tanımlanır. Gelenekçi sözcüğü ise bu değerlere bağlı kimseleri ifade eder. Edebiyatta yenilikçi ve gelenekçi tavırlar farklı dünyalara işaret eder; yenilikçi tavrın arkasında toplumun değerlerine sırt çevirme eğilimi bulunurken, gelenekçi tavırda toplumun öz değerlerini yüceltme ve yaşatma kaygısı hâkimdir. Toplumun kültürel, dinî ve millî değerlerini kurmacanın dünyasına taşıyan eserler gelenekçi roman olarak adlandırılır. Gelenekçi romanlar, toplumun değerleriyle barışık ve onlara sıkı sıkıya bağlı metinlerdir. Bu romanlarda romantik bir hava hâkimdir; tarihten, inançlardan ve geleneksel yaşama tarzından gelen unsurlar ön plandadır. Gelenekçi romanın yapısal özelliklerine bakıldığında, olay kurgusunun genellikle klasik olduğu görülür. Zaman unsuru dün-bugün-yarın ekseninde kronolojik olarak işlenir ve anlatımda çoğunlukla ilahi (hakim/tanrısal) bakış açısı tercih edilir. Etik kaygıların gözetildiği bu eserlerde millî ve İslami duyarlıklar en temel besin kaynağını oluşturur. Bu roman türünde yerel ağızların ve söyleyişlerin kullanıldığı, olayların ise doğrudan bir mesajı ve ideali öne çıkaracak biçimde kurgulandığı dikkati çeker. Gelenekçi romanlar kendi içinde millî, İslami ve tarihî nitelikleri tek başına veya harmanlayarak barındıran pek çok alt türe ayrılmaktadır. Türkiye'de çok partili hayata geçişin yaşandığı 1950'li yıllar, sosyal ve siyasal değişimlerin yanı sıra edebiyatta da yeni arayışların kapısını aralamıştır. Tek parti döneminin pozitivist, tek tip insan yaratma ve laikliği özel hayatlara müdahale edecek biçimde uygulama politikaları, İslami ve millî söylemlerin gelişimini bir süre engellemiştir. Ancak 1950'lerin özgür ortamında bu yaklaşımların önü açılmıştır. Batılılaşma macerasının körü körüne bir teslimiyet olarak algılanması aydınlar tarafından sorgulanmış, toplumun zihnindeki bulanıklığa çözüm arayışları kültürel değerleri yeniden hatırlama çabasını doğurmuştur. Modern hayatın yanında geleneksel hayat da kendine yaşama şansı bulmuş; böylece modern, geleneksel ve ikisinin sentezini arayan üç ayrı anlayış döneme damgasını vurmuştur. 1950'li yıllarda Cengiz Dağcı, hem anlatım hem içerik bakımından gelenekçi romanın en önemli örneklerini vermiştir. Vatanı Kırım'dan İkinci Dünya Savaşı sonrasında ayrılan ve ömrünü Londra'da geçiren Dağcı, eserlerini “annemin dili” dediği Türkiye Türkçesiyle kaleme almıştır. Romanlarında Kırım Türklerinin Rus baskı ve zulümleri altında yaşadığı acıları, vatan sevgisini ve fedakârlığı işlemiştir. Cengiz Dağcı'nın "Korkunç Yıllar" ve "Yurdunu Kaybeden Adam" romanları, yazarın kendi yaşadıklarının bir yansımasıdır. Vatan hasreti, şehitlik, adanmışlık ve dostluk gibi temalar yazarın "Onlar da İnsandı" ve "O Topraklar Bizimdi" gibi diğer eserlerinde de merkezi bir yer tutar. 1960'lı yıllar Türkiye'de siyasal çalkantıların ve ideolojik kamplaşmaların yoğun olarak yaşandığı bir dönemdir. Siyasal iktidarın ihtilalle devrilmesi ve ardından yaşanan idamlar kamu vicdanında derin izler bırakmış, mağdurun yanında olma duygusunu güçlendirmiştir. Bu dönemde dinî ve millî duyarlıkların romanda daha özgürce ifade edilme isteği artmıştır. 1960'lı yıllarda gelenekçi romanın ilk nitelikli örnekleri Tarık Buğra'nın kaleminden çıkmıştır. Yazar, "Küçük Ağa", "İbiş'in Rüyası", "Dönemeçte", "Gençliğim Eyvah", "Yağmur Beklerken" ve "Osmancık" gibi eserleriyle geleneksel değerlere bağlı güçlü bir yazar profili çizer. "Küçük Ağa" romanı, Kurtuluş Savaşı'nı küçük bir Anadolu kasabası üzerinden yansıtarak Millî Mücadele ruhunu işler. Devamı niteliğindeki "Firavun İmanı" ise vurgunculara ve satılmışlara karşı erdemli insanların yeni bir devlet kurma mücadelesini anlatır. "İbiş'in Rüyası" orta oyunu geleneğiyle ilişkilendirilirken, "Dönemeçte" çok partili dönemi aydın-halk ilişkisi çerçevesinde ele alır. Tarık Buğra'nın "Osmancık" romanı, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu ve Osman Gazi'nin tarih sahnesine çıkışını Türk'ün karakteristiği ve değerler dünyası üzerinden gözler önüne serer. Yazar bu eserde "Cihan devletini kuran irade; şuur ve karakterdir" anlayışını temel alır. 1970'li yılların çalkantılı ortamında dinî ve millî değerlere yönelme ihtiyacı romanda da artmış; Abbas Sayar, Bahaeddin Özkişi, Emine Işınsu, Sevinç Çokum ve Hasan Kayıhan gibi yazarlar bu vadide önemli eserler vermiştir. Abbas Sayar Anadolu insanını ve tabiatını tasvir ederken, Bahaeddin Özkişi akıncıları ve materyalizm eleştirisini işlemiştir. Sevinç Çokum, toplumsal ve tarihî konuları ele aldığı romanlarında Türk kimliğini, göç olgusunu, Balkan savaşlarını ve Kırım'ı işlemiştir. "Bizim Diyar", "Hilâl Görününce" ve "Gülyüzlüm" gibi eserlerinde geleneksel değerlerin yozlaşma karşısındaki direncini ve kimlik arayışlarını merkeze almıştır. Hasan Kayıhan ise ülkücü aydın tipini, Türk dünyası birliğini, gurbet acılarını ve tarihî direnişleri romanlarına taşımıştır. "Beyler Aman" romanında Karakeçili aşiretinin geleneklerine bağlılığını ve dönemin zorlukları karşısındaki duruşunu gözler önüne sermiştir. Bu dönemde Mustafa Necati Sepetçioğlu ve Yavuz Bahadıroğlu tarihî roman alanında öne çıkmış; Sepetçioğlu Malazgirt'ten Osmanlı'ya uzanan süreci "Kilit", "Anahtar", "Kapı" ve "Konak" gibi eserleriyle destanlaştırmıştır. 12 Eylül İhtilali sonrasında toplumda oluşan kırılmalar ve baskıcı ortama tepki olarak İslami çevrelerde hidayet romanları çoğalmış, tarih bilinci aşılayan eserlerde artış görülmüştür. Bu dönemde Mustafa Miyasoğlu, Rasim Özdenören, Mehmed Niyazi, Nazan Bekiroğlu, İskender Pala ve Sadık Yalsızuçanlar gelenekçi romanı zenginleştirmiştir. Mustafa Miyasoğlu "Kaybolmuş Günler", "Dönemeç" ve "Güzel Ölüm" romanlarında kuşak çatışmalarını, bireyin iç dünyasındaki parçalanmışlığı ve değerler karmaşasını işlemiştir. Rasim Özdenören'in tek romanı "Gül Yetiştiren Adam", yanlış Batılılaşma karşısında dindar bireyin kendi değerlerine sadık kalma çabasını anlatır. Nazan Bekiroğlu ve İskender Pala gibi akademisyen yazarlar, divan edebiyatı motiflerini, tasavvuf kültürünü ve dinî kıssaları çağdaş roman teknikleriyle harmanlamışlardır. Bekiroğlu "Yusuf ile Züleyha" ve "Lâ-Sonsuzluk Hecesi" ile aşk ve varoluş sorgulamaları yaparken, Pala "Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk" ve "Katre-i Matem" gibi tezli romanlar kaleme almıştır. Sadık Yalsızuçanlar ise "Yakaza", "Gezgin" ve "Anka" gibi eserlerinde tasavvufi derinliği, simgeleri ve menkıbe dilini roman sanatıyla birleştirerek geleneği günümüze taşımıştır.