Bilimsel Eleştiri-İzlenimci Eleştiri. XIX. yüzyılda tabiat bilimlerinin hızla gelişmesi ve kazanımlarının diğer alanlara uyarlanması eğilimi, edebiyat eleştirisinde de 'bilimsel eleştiri' akımının doğmasına zemin hazırlamıştır. Bu akımın en önemli öncülerinden biri olan Ferdinand Brunetière, eleştiri anlayışını tamamen 'tür' kavramı üzerine kurmuştur. Brunetière’e göre edebî eserlerin sınıflandırılması ve yargılanması, tıpkı biyolojide olduğu gibi tamamen nesnel bir çalışmadır. Biyolojinin doğa varlıklarını incelemede kullandığı yöntemler, edebî türlerin sınıflandırılması ve evriminin açıklanması için de rahatlıkla kullanılabilmektedir. Brunetière, bir eserin değerini onun değişen ve orijinal yönlerinde değil, tam aksine değişmeyen, türün diğer eserleriyle aynı kalan ortak yönlerinde arar. Ona göre eleştirmen, bir eseri ele alırken onun sınıflandırma içindeki yerine ve türün evrimi içinde yüklendiği tarihe göre değerlendirme yapmalıdır. Bu süreçte aklın evrensel ilkelerinden yararlanmak zorunludur. Her ne kadar yöntemi güçlü bir bilimsel iddia taşısa da, XVII. yüzyıl Fransız edebiyatını XVIII. yüzyıldan üstün tutarken bu üstünlüğün dayanaklarını tam inandırıcı biçimde açıklayamaması nedeniyle dogmatizmden tamamen kurtulamamıştır. Brunetière'in bu biyolojik ve biçimsel yaklaşımı, doğrudan bir kıyıya atılmamış, aksine XX. yüzyılda yapısalcılığın kurucularından olan Vladimir Propp için temel hareket noktası olmuştur. Propp, Brunetière gibi morfolojiden (biçimbilim) yola çıkarak masal incelemeleri yapmış ve her masalda aynı kalan, değişmeyen unsurları tespit etmiştir. Bu keşif, ilerleyen dönemde biçimcilik (formalisme) ve yapısalcılığın (structuralisme) doğuşuna doğrudan zemin hazırlamıştır. Brunetière'in tür odaklı yaklaşımı, sanatın toplumsal ve evrimsel bağlamda incelenmesine öncülük etmiştir. XX. yüzyılda eleştiri ve edebiyat tarihi anlayışını kökten etkileyen bir diğer dev isim Gustave Lanson’dur (1857-1934). Lanson'un kurduğu ve derinlemesine araştırmaya dayanan eleştiri akımı, akademide ve edebiyat çevrelerinde 'Uzman Eleştirisi' veya 'Lansonculuk' olarak anılmıştır. Çok ciddi bir araştırmaya ve kusursuz bir mantığa dayanan bu yöntem, edebiyat tarihi çalışmalarını seçilmiş, sağlam ve metinsel anlamı tam olarak kavranmış eserler üzerine inşa etmiştir. Lanson, geleneksel eleştirinin körü körüne uyguladığı, orijinal olanı geleneksel olandan ya da ferdî olanı ortak olandan ayırmaya çalışan dar mukayese anlayışını reddetmiştir. Bunun yerine hem art zamanlı (tarihsel gelişim) hem de eş zamanlı (küresel yayılım) olmak üzere iki düzlemde birden yürütülen geniş bir karşılaştırma metodunu benimsemiştir. Edebî olguları özelden genele, yani tek bir eserden yola çıkarak edebiyatın bütününe doğru açıklamıştır. Toplumbilimcilerin genel kuramlarından edebiyata inmek yerine, tam tersine edebî metinlerden yola çıkarak toplumbilime ulaşmıştır. Sanatçıyı içinde yaşadığı kültür ortamının, zamanın ve mekânın kaçınılmaz bir ürünü olarak açıklayan Lanson, aynı zamanda sanatçının çevresi üzerindeki dönüştürücü etkilerini de incelemiştir. Üniversite eleştirisinin en yetkin örneklerini veren Lanson’a göre edebiyat öğretiminin asıl amacı, öğrencilere sadece ezber bilgi vermek değildir. Edebiyat tarihi; farklı devirlerde ortaya çıkan zihniyet ve fikir değişimlerini hissettirmeli, öğrenciye metinleri yorumlama becerisi kazandırmalı ve yeni keşifler yapmasının önünü açmalıdır. XIX. yüzyılda bilimsel ve kuralcı eleştiri anlayışlarının egemenlik kurması, sanat çevrelerinde ve özellikle yazarlar arasında büyük bir memnuniyetsizlik yaratmıştır. Yazarlar, katı kurallara ve bilgi yığınlarına boğulan bu bilimsel eleştiriye şiddetle karşı çıkmışlar; eleştirmenin temel görevinin, eser karşısında duyduklarını, hissettiklerini ve düşündüklerini samimiyetle ifade etmek olduğunu savunmuşlardır. Fransa’da resim, müzik ve edebiyat başta olmak üzere tüm sanat dallarını saran izlenimcilik akımı, 1885-1915 yılları arasında eleştiri sahasının da en gözde yönelimi haline gelmiştir. Anatole France, nesnel bir eleştirinin asla var olamayacağını ilan ederek eleştirinin de başlı başına bir edebî tür olduğunu savunmuştur. A. Gide, Anatole France, Jules Lemaître ve Rémy de Gourmont gibi isimlere göre eleştiri, her şeyden önce okuma sürecinde elde edilen kişisel izlenimler üzerine kurulur. Eleştirmen, eserin iç düzenini ya da kurallarını mercek altına almak zorunda değildir; aksine, eserden aldığı estetik zevki ve vardığı öznel sonucu paylaşmakla yetinmelidir. Rémy de Gourmont, mutlak bir güzelliğin olmadığını, her şeyin göreli olduğunu ve her yazarın kendine has bir estetik evren yarattığını savunmuştur. İzlenimci eleştirmen, kurallara bağlı bir yargıç değil; meraklı, her türlü fikre açık, anlamaya çalışan iyi ve dürüst bir okuyucu olmak zorundadır. Eseri beğenmeyebilir ancak onu dogmatik bir dille reddetme ve yargılama hakkına sahip değildir. Bu bağlamda izlenimci eleştiri; mutlak kuralları reddeden, kuşkuculuğu, göreceliği ve tam anlamıyla bir özgürlüğü savunan bir yaklaşımdır. Jules Lemaître eleştiriyi 'kitaplardan zevk almak, onlarla duyumları inceltmek ve zenginleştirmek sanatı' olarak nitelendirmiş, doktrinlerin ve kuralların edebiyatta hiçbir işe yaramadığını vurgulamıştır. Yaratıcı eleştiri, izlenimci eleştirinin uç noktaya taşınmış bir biçimi olarak değerlendirilebilir. Bu anlayışı benimseyen eleştirmenler, bir edebî eseri vesile kabul ederek şiir, roman ve genel olarak sanat hakkındaki kendi felsefi fikirlerini ortaya koyarlar. Eleştiriyi bir 'yaratma' eylemi olarak gören ilk isim Charles Baudelaire’dir; ona göre eleştiri bilimsel bir analiz değil, sanat eseriyle kurulan yaratıcı bir iş birliğidir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında canlanan bu akımın en önemli öncülerinden biri Albert Thibaudet’dir. Thibaudet, Bergson felsefesinin hareket halindeki evren anlayışını eleştiriye uyarlayarak kuralların da değişebilir olduğunu savunmuştur. Paul Valéry ise eleştiriyi bir düşünce serüveninin yeniden inşası olarak görmüş, eleştirmenin eseri yaratıldığı anın koşulları içine yerleştirerek yazarın zekâsıyla aynileşme çabası gütmesi gerektiğini savunmuştur. İzlenimci eleştirinin temellerini destekleyen bir diğer modern akım ise Alımlama Estetiği'dir. Bu akımı savunanlara göre bir metnin anlamı yazarın kalemiyle bitmez; okuyucunun zihninde okuma süreciyle tamamlanır. Wolfgang Iser, metnin potansiyel anlamlarının okur tarafından tamamlandığını savunurken; Stanley Fish, anlamın bizzat okuma eylemi sırasında okurda uyanan yaşantılardan ibaret olduğunu ve her okurun metni kendine göre yorumlamakta özgür olduğunu savunmuştur. Nesnel yöntemleri savunanlar eserin haz veren yönünü sıklıkla unutsalar da, izlenimci eleştiri okur merkezli yapısıyla edebiyat dünyasında büyük bir yer edinmiştir. Anatole France’ın belirttiği gibi, nesnel bir sanat olmadığı gibi nesnel bir eleştiri de yoktur. Her başarılı izlenimci eleştirmen, geniş kültürü ve ince sezgi gücü sayesinde kendi ruhunun serüvenlerini okura aktararak başarılı eserler ortaya koymuştur. Günümüz edebiyat eğitiminde bir metni tahlil etmek ve anlamlandırmak amacıyla genel bir sınıflandırma modeli kullanılmaktadır. Bu yaklaşım, katı birer metin analizi formülü olmaktan ziyade, metinlerin en belirgin niteliklerini tespit etmeyi sağlayan dört temel sorudan oluşur: Eser hangi edebî akıma aittir? Türü nedir? Metin tipi nedir? Duygu tonu nedir? Bu sorulara verilecek yanıtlar, eserin bilimsel bir temelde sınıflandırılmasına ve doğru anlaşılmasına olanak tanır. Birinci yaklaşım olan 'Edebî Akımlar', eserin Türk veya Batı edebiyatındaki hangi akımın (Klasisizm, Romantizm, Realizm, Sembolizm vb.) izlerini taşıdığını araştırır. İkinci yaklaşım olan 'Edebî Türler', eserin hikâye etme, tiyatro, şiir, ispatlayıcı türler, kişisel hayat hikâyesi, öğretici tür veya mektup gibi kategorilerden hangisine girdiğini belirler. Türler, biçim ve içerik ortaklıklarına göre şekillenir ancak birçok eser birden fazla türün özelliğini aynı anda taşıyabilir. Üçüncü yaklaşım olan 'Metin Tipi', yazarın yaratılış amacına odaklanır. Metinler; hikâye etme (zaman akışında olaylar), betimleme (gözler önüne serilen mekân ve nesneler), ispatlama (okuru ikna etme) veya bilgi verme metinleri olarak ayrılır. Dördüncü yaklaşım olan 'Duygu Tonu' ise eserin okuyucu üzerinde uyandırdığı patetik, trajik, komik, ironik, lirik veya fantastik gibi ruhsal etkileri inceler. Bu dörtlü yaklaşım, Ahmet Haşim’in 'Süvari' şiiri gibi eserlerin çözümünde somut birer analiz aracı olarak başarıyla uygulanmaktadır. Çağdaş bilimsel eleştiri ve eğitim uygulamalarında metin analizi, filolojik kökenli 'metni tanıma' çalışmalarıyla başlar. Eserin dış niteliklerini inceleyen dış metin (paratexte) incelemeleri, yazar ile okur arasında kurulan 'okuma sözleşmesi'nin temelini oluşturur. Ardından eserin üretildiği tarihî, sosyal ve kültürel şartları inceleyen 'dış bağlam' araştırmaları yapılır; yazarın dönemin sanat çevreleriyle ve düşünce tarihiyle olan ilişkisi masaya yatırılır. Ferdinand de Saussure’ün dilbilim devrimi ile birlikte metin analizinde ses ve anlam ayrımı temel ilke haline gelmiştir. Dil işareti (gösterge), gösteren (işaretleyen, ses imajı) ve gösterilen (işaretlenen, kavram) olmak üzere bir yaprağın iki yüzü gibi ayrılmaz iki unsurdan oluşur. Ayrıca cümlelerde kelimelerin yatay düzlemdeki 'sıralama ekseni' (sözdizimi) ile zihindeki hazineden kelime seçilmesini sağlayan 'seçme ekseni' (paradigma) ayrımı, metinlerin dilsel dokusunun çözülmesinde kritik bir rol oynar. Dilin anlam tabakası; sözlükbilimsel analizler (arkaik/yeni kelimeler, yan/temel anlamlar, kelime alanları), dilbilgisel unsurlar ve edebî sanatlar (istiare, alegori vb.) aracılığıyla incelenir. Dilin ses tabakası ise ses bilimi (kafiye, alitrasyon) ve prosodi (tecvit, vurgu, hız, vezin) analizleriyle ele alınır. Bütün bu yapısal, edimbilimsel ve metinlerarası (intihal, alıntı, nazire) incelemeler, bir edebî eserin kültürel bir nesne olarak tüm katmanlarıyla anlaşılmasını ve eleştirel bir süzgeçten geçirilmesini sağlar.