Örnek Masal: Bilmece Masalı (Telli Senem)
Hepten hüpten, bir asa yaptım çöpten. Elimde asa, ona basa basa düştüm yola, selam verdim sağa sola. Bastıkça bastonum çıtır çıtır kırıldı. Anam ardımdan yetişip gitme diye boynuma sarıldı. Dedim giderim. Anam dedi, oğul ben sensiz ne ederim. Gidersin gidemezsin derken bir pırttım anamın elinden, hızlı koştum deli poyraz yelinden. Az gittim uz gittim, bir altı ay bir güz gittim. Bir de ardıma dönüp bakacak oldum, ne görsem iyi, bir arpa boyu yol gitmişim. Hele ki karşıma bir pınar çıktı da eğlendim. Soğuk suyundan içip dinlendim. Öyle bir çeşme tası var, kurnası yok. Ağacı var, duldası yok. Duldasız ağacın gölgesinde yatıp dururken çıkıp gelmez mi bir kocakarı. Dökülmüş dişleri, sarkmış dudakları. Yekindim kalktım, istedim ki elini öpeyim. Kocakarıdır, ne elini verdi ne baktı yüzüme. Bir ateş düştü özüme. Dedim sana n’ettim neyledim ki bana elini vermezsin. Dedi kendi anasının elini öpmeyen başka eli, başka tatlı dili neylesin… Sen hayır dua alacaksan önce anana var, eline sarılıp yalvar. Kocakarı bunu dedi sırroldu gitti. Benim de başımda dumanlar tüttü. Vay anam diye düştüm dönüş yoluna.
Tanrı yardım etti bu yoksul kuluna. Sekmeden, tökezlemeden eriştim köyümüze. Girdim evimize. Bir de gördüm ki ne göreyim? Anamın iki gözü iki çeşme. Ah oğul vah oğul deyip yanar tutuşur. Sarıldım ellerine öptüm koştum. Eve girip çıktıkça kapısını açtım. Ayakkabılarını çevir-dim. Otururken altında minder serdim. Anam bana bir hayır dua etti ki, o günden beri işlerim tıkırında gitti.
Bir varmış bir yokmuş. İnsanoğlunun başından geçenler dağdan taştan, kurttan kuştan daha çokmuş.
Adı sanı unutulan zamanların birisinde, ya şu dağın ya da öbür sağın gerisinde bir köy varmış. Bu köyden tuzukuru bir adam yaşarmış. Sürü sürü davar yayılırmış yaylada. Başıboş bırakılmış atları koştururmuş ovada. Kapısında çalışan uşağın, yanaşmanın, azabın haddi hesabı yokmuş.
O zamanlar unutulmuş, o dağlar, o adamlar unutulmuş. O köy kayıplara karışmış ama o gün bugün adı dillere destan Telli Senem unutulmamış.
O köy ağasının kızıymış Telli Senem. Onu anlatmaya diller yeter mi ki acaba? Ben diyeyim ay, sen diyesin gün parçası. Aydan arı, sudan duru. Alnından balkıyan Tanrı’nın nuru. Yaradan özene bezene yaratmış. Dal boylu, altın huylu.
Senem yetişip genç kızlık çağına girince, mavi mavi, yeşil yeliş, pembe pembe rüyalar gördürür olmuş yüzlerce gence. Dizi dizi dünürcü ağanın kapısını aşındırmış. Aşındırmış ya, tuzu kuru ağa, yükünü hep yüceye yığmış. Müjdeli bir haber bekleyen nice genç bir umut kapısı bile aralayamamış.
Türküler yakılmış Telli Senem üstüne. Bu türküler telli turnaların kanadında yayılmış memleketin her yerine. Güneş battıktan sonra ay yerine Telli Senem doğarmış gönüllere. Delikanlı odalarını Senem’in saçlarından balkıyan tel tel ışıklar aydınlatırmış.
Bir gün tepelerden yel gibi, derelerden sel gibi üç atlı gelmiş köye. Üç delikanlı… Telli Senem’i istemişler babasından üçü de. Adam bakmış delikanlılarda hiçbir kusur yok. Boy bos dersen andız gibi. Konuşmuyorlar, ağızlarından bal akıyorlar. Gene de araya bir engel koymadan geri kalmamış ağa:
“Yiğitlerim,” demiş, gidin dağlar çöller aşın. Çinü Maçin ülkesine ulaşın. Öyle bir hüner öğrenin, öyle bir hüner öğrenin ki, eşi benzeri bulunmasın dünyada. O zaman gelsin, hüneri üstün olan kızımı gözümden istesin.’’
Yiğitler ne durmuşlar ne de sormuşlar. Atlarına binip sürmüşler. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Altı ay bir güz gitmişler. Başından bulutlar geçmeyen, kanca gagalı kartallar aşamayan Kafdağı’nı aşıp Çin ü Maçin ülkesine yetmişler.
Varmışlar bir yol çatağına. Burada üç yol çıkmış karşılarına:
“Üç yıl sonra şu ayrıldığımız bu yol çatında gene buluşalım,” deyip birbirlerinden ayrılmışlar. Hüner aramaya koyulmuşlar.
Yiğitlerden birincisi ne köy bırakmış dolaşmadık ne şehir. Ne
