Bağlam ve Koruma Merkezli Masal Kuramları. Bağlam merkezli halk bilimi çalışmalarında Lauri Honko, bağlam olgusuna yenilikçi bir açıdan yaklaşarak araştırmacıya çok katmanlı sorumluluklar yüklemiştir. Honko'nun belirlediği çerçeveye göre bir halk anlatısı incelenirken kaynak kişinin sosyo-kültürel yapısı, ortaya koyduğu icraların geçmişi, ürünün anlamı üzerine kaynak kişinin kendi yorumları, seyirci ve icracıların davranışlarının görsel-işitsel dokümanları ile otantik icralar hakkında uzman gözlemleri bir bütün olarak ele alınmalıdır. Günümüzde halk bilimcilerin temel uğraş alanı, halk anlatılarının bağlamı ve kültürel geleneğin sözlü aktarım biçimleridir. Alan Dundes ise herhangi bir halk bilgisi ürünü incelenirken doku (texture), metin (text) ve anlatı ortamının (context) kesinlikle birlikte ele alınması gerektiğini savunmaktadır. Dundes'e göre bu unsurlardan sadece birini temel alarak halk bilimi ürününü tarif etmek imkansızdır. Macar asıllı halk bilimci Linda Dégh de bu üç unsurdan birinin ihmal edilmesinin incelemeyi eksik bırakacağını ve çalışmanın bilimsel önemini zedeleyeceğini vurgulamıştır. Linda Dégh'in alan araştırması gözlemlerine dayanan en önemli vurgularından biri, yöresel koleksiyonların sadece metin kayıtlarıyla sınırlı olmadığını göstermesidir. Dégh'e göre metinlerin başındaki ve sonundaki kültürel yazılar, anlatıcıların performansları ve seyircinin tepkilerinin tamamı derleme çalışmasının kapsamına girmelidir. Bağlamsal kuram, icracının kıyafetinden beden diline kadar pek çok unsuru inceleme alanına dahil ederek halk bilimine taze bir soluk getirmiştir. Bağlamsal kurama yönelik en önemli eleştiriler arşivdeki halk yaratması ürünlerine nasıl yaklaşılacağı meselesinde düğümlenmektedir. Roger Abrahams, Kenneth Burke'ün teorilerinden esinlenerek halk bilimini bir söz bilimi formu olarak ele almayı önermiş ve performans terimini kazandırmıştır. Ancak Öcal Oğuz, 'metni anlayabilmek için doğal ortamında izlemek gerekir' kuralının her zaman uygulanamayacağını belirtir. Dünyada bağlam dikkate alınarak yapılan hiçbir çalışmanın tam anlamıyla doğal ortamda gerçekleşemeyeceğini, çünkü derlemecinin o ortamdaki varlığının icranın doğallığını gölgeleyeceğini savunur. Öcal Oğuz ayrıca gösterimci kuramın (performans teori) varyant kavramını reddetmesini ve her anlatının kendi başına bir gösterim olduğunu iddia etmesini eleştirir. Türk halk bilimi çalışmalarında anlatım ortamı ve metin bakımından benzerlik gösteren metinlerin 'eş metin' veya 'benzer metin' terimleriyle karşılaştırmalı olarak incelenmesi şarttır. Gösterimci kuramın divan ve cönk gibi arkaik metinleri 'geçmişin tortusu' olarak nitelendirip dışlaması da doğru bulunmamıştır. Metin Ekici, performans yönteminin Dede Korkut Kitabı veya Oğuz Kağan Destanı gibi yalnızca yazılı metinleri kalan, anlatım ortamı bilinmeyen eserlere uygulanmasının imkansız olduğunu belirtmiştir. D.K. Wilgus ise performans teorinin geçmişte oluşturulmuş arşiv materyallerine uygulanmasının imkansızlığına dikkat çekerek hem metin merkezli hem de bağlam merkezli yaklaşımların birlikte harmanlanması gerektiğini savunmuştur. İşlevsel kuram, masalları yalnızca motif ve tiplerine göre sınıflandıran metin merkezli kuramlardan farklı olarak, masalın toplumdaki işlevine ve hangi insan ihtiyacını karşıladığına odaklanır. Bronislaw Malinowski, Franz Boas, Margaret Mead, Melville Herskovits, Ruth Benedict ve A.R. Radcliffe-Brown gibi önemli antropologlar bu kuramın önde gelen temsilcileridir. Malinowski'ye göre kültür süreci; maddi temeli (emek ürünleri), toplumsal bağlanmaları (standartlaşmış davranışlar) ve sembolik eylemleri içeren bölünemez bir bütündür. Elliot Oring'in aktardığına göre Malinowski, kültürün biyolojik ihtiyaçlar sistemi oluşturduğunu, bu durumun bireye ikincil zorunluluklar ile sembolik ve birleştirici ihtiyaçlar yüklediğini belirtir. Her türlü teknolojik, hukuksal ve ayinsel etkinlik en nihayetinde temel bir dürtü olan açlıkla ve biyolojik ihtiyaçların karşılanmasıyla bağlantılıdır. Malinowski, maddi kültür nesnelerinin sosyolojik ve dilsel gerçekliklerden ayrılamayacağını savunmuştur. Linda Dégh'in Macar köylü topluluğunda yaptığı çalışmalar, masalcıların toplumsal değişimler nedeniyle masal anlatmaktan vazgeçmek zorunda kaldıklarını, dolayısıyla işlevsizleştiklerini örneklerle ortaya koymuştur. William R. Bascom ise folklor ürünlerinin işlevlerini eğlenme/hoşça vakit geçirme, toplumsal kurumlara ve törenlere destek verme, eğitim ve kültürün genç kuşaklara aktarılması, toplumsal ve kişisel baskılardan kurtulma olmak üzere dört ana başlıkta toplamıştır. Türkiye'de masallara toplumsal cinsiyet bağlamında yaklaşan Evrim Ölçer Özünel, masalların toplumsal cinsiyete bağlı kültürel kodlarını çözümlemiştir. 18. yüzyılın sonlarında kadın haklarının savunulmasıyla filizlenen feminist hareket, yaşamın her alanında kadının 'kendi sözü'nü açığa çıkarmayı hedefler. 19. yüzyıl kadın hareketinden Matilda Joslyn Gage, 'kaybolmuş söz' anlayışının anaerkil dönemde ve cadıların bilgelik geleneğinde sürdüğünü iddia etmiştir. Masallardaki cadılar, büyücüler ve periler çoğunlukla kadındır. Pertev Naili Boratav, masal incelemelerine kadın kişilerden başlar çünkü Türk masallarında kadınlar, erkeklere oranla genellikle ön planda bir yer almaktadır. Maria Tatar ise Grimm Kardeşler'in masallarındaki kadın karakterlerin değişimi incelenirken erkek karakterlerin ve şeytani üvey annelerle baş edemeyen zayıf baba figürlerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini belirtir. Türk masallarında kadın kahramanların etkinliğini inceleyen Mark Glazer, İslam'ın kadını ikincil konuma yerleştirdiği yaygın inanışının aksine, Türk masallarında kadınların ev içinde erkeklere ne yapmaları gerektiğini söyleyecek kadar etken olduğunu vurgulamıştır. Vanessa Joosen, 1970'lerden sonra feminist eleştirmenlerin Grimm Kardeşler, Perrault ve Disney gibi geleneksel masal derlemelerinin ataerkil değerleri yerleştirmek için kasten adapte edildiğine tepki gösterdiğini belirtir. Feministlerin karşı çıktığı şey masalların eğitici potansiyeli değil, toplumsal cinsiyet rollerinin tek yanlı erkek egemen bir söylem olarak yansıtılmasıdır. Türkiye'de son yıllarda bu alanda yapılan akademik çalışmalar artsa da, çoğunlukla Batılı feminist teorilerin dogmatik birer uyarlaması gibidir. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren halk bilimi çalışmaları paradigmatik bir değişikliğe uğrayarak uygulama, koruma ve yeniden canlandırma merkezli yaklaşımlara evrilmiştir. Ulusçuluk ve derleme ekseninden doğan halk bilimi, Öcal Oğuz'un ifadesiyle 'uygulama yoluyla toplumsal yararlılık ve verimliliğe dönüştürme' aşamasına geçmiştir. 'Uygulamalı halk bilimi' terimi ilk kez 1939'da Benjamin Botkin tarafından kullanılmış, kuramın kurumsallaşması ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya'da Tübingen Okulu'nun lideri Hermann Bausinger ve diğer Avrupalı araştırmacılarla hız kazanmıştır. Richard M. Dorson uygulamalı halk bilimini üç alanda ele alır: halk tedavilerinin modern tıpta kullanımı, halk bilimi kavramlarının eğitimde uygulanması ve aktivist ile akademik halk bilimciler arasındaki tartışmalar. Amerika'daki tartışmalarda Richard Dorson üniversiteleri ve aydınları 'otantik folklorun' koruyucusu olarak görürken, Benjamin Botkin popüler kültürü, medyayı ve yaratıcı sanatları canlandırmayı savunmuştur. Dorson, popülerleştirilen sahte folklor ürünleri için 'fakelore' (sahte folklor) terimini türetmiştir. Türkiye'de uygulamalı halk bilimi alanında Gazi Üniversitesi Türk Halk Bilimi Bölümü ve Araştırma Merkezi öncülüğünde önemli adımlar atılmıştır. 2005 yılında açılan Gazi Üniversitesi Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi ve 2013'te Hamamönü'nde kurulan Ankara Somut Olmayan Kültürel Miras Müzesi; atasözlerini nesnelerle buluşturma, Hıdırellez ve Çiğdem Çiçeği şenlikleri gibi etkinliklerle akademik bilgiyi toplumsal hayata uygulamıştır. UNESCO'nun 2003 yılında kabul ettiği Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesi, kitle kültürünün tek tipleştirici tehlikesine karşı halk bilimi ürünlerinin korunmasında milat olmuştur. Türkiye bu sözleşmeyi 2006 yılında onaylamıştır. Sözleşme; sözlü anlatımlar, gösteri sanatları, toplumsal uygulamalar/ritüeller, doğa/evrenle ilgili bilgiler ve el sanatları olmak üzere beş temel alan belirlemiştir. Sözleşmenin temel amacı mirası korumak, toplulukların kimlik ve devamlılık duygusunu güvence altına almaktır. Sözleşme bağlamında 'koruma', sadece arşivlemek veya camekanlar ardında sergilemek değil; tespit etme, belgeleme, araştırma, yaşatmayı garanti altına alma ve kuşaktan kuşağa aktarma süreçleridir. Küreselleşme ve hızlı kentleşme nedeniyle kırsal kökenli kültürel unsurların yeni nesillere aktarılamaması kültür kaybına yol açmaktadır. Bu kaybın telafisi için 'yeniden canlandırma' (revitalization) kavramı hayati önem taşır. Yeniden canlandırma, yaşlılarca hatırlanan ancak genç nesillerce unutulmuş kültürel miras unsurlarının; örgün, yaygın ve sargın eğitim araçlarıyla, sürdürülebilir kalkınma ilkeleri gözetilerek yeniden öğrenilmesi ve uygulanmasıdır. Masalların kitle kültürü karşısında kaybolmasını önlemek için modern kent mekanlarında yeniden dolaşıma sokulması, çocuklarımıza aktarılması ve eğitim kurumlarında işlevselleştirilmesi gerekmektedir.