MAKBER MUKADDİMESİ
Makber –ki, âsâr-ı mevcûdemin (mevcut eserlerimin) en âhiridir (sonudur)- fenâ bulmuş (yok olmuş) bir vücûdun bekâsı (ebediliği) için yapıldı. Mekâbirde (kabirlerde) mündemic olan (bulunan) mea’lî-i şi’riyyeden (şiirin yüksek fikirlerinden) Makber’de bir eser bulunmadığını bilirim. Makber bir feryâd-ı tahassürü (üzüntü çığlığını) şâmildir ki (kapsar ki), hiçliğe müstenid olduğu (dayandığı) için mütalâasından (okunmasından) hâsıl olacak netice de hiçtir; lâkin bence bir şeydir.
(…)
Bu kitabın mukaddimesini görmekle neticesine vâkıf olmak, yahut mündericâtını (içindekileri) okumakla ismini düşünmek birdir.- Bu kitap kabristanda yazıldı ki, bedbaht müellifini (yazarını) iyi tanıyanlara keder, tanımayanlara ise kelâl (yorgunluk-usanç) verir. Teessürâtını (üzüntülerini) yalnız gönlümde saklamak, yahut yazıp da bastırmamak mümkün, belki de evlâ (daha iyi) iken, bu surette meydana çıkarmak lazım mı idi, suali vârid olursa (akla gelirse) onun cevabı hazırdır:
Vadi-i sükûta (sessizlik vadisine) düşenlerin ecsâdından (bedenlerinden) mürûr-ı zaman (zamanın akışı) ile bir avuç toprak kaldığı gibi, gönülde olan en aziz bir yâdigârdan da mürûr-ı zamanla bir belirsiz hayâl kalır.
Ben o hayâle kâni değilim (inanmam).
Kitabı yazıp da evrakım içinde hıfzetmek (saklamak) ise efkâr-ı müteeyyise, yahut âzâ-yı meyyite gibi perişanlığa hizmet eder.
Ben o perişanlığa tahammül edemem.
Ya kitabı meydana çıkarmak, yukarda ümit ettiğim gibi, bekâsına mı hâdim (hizmet eden) olacak? O da değil… Makber, hiç olmazsa, benden ziyade muammer (uzun ömürlü) olacaktır. İşte bunun için neşrolundu (yayımlandı).
Gönlümdeki feryattan yapılmış bir mezardır ki, muhteviyyâtını (içindekilerini) taşlara yazılmış sözler gibi isterim, Heyhât!...
Makber’in hâvi olduğu (içine aldığı) feryatlar ayrı ayrı birtakım kabirlerdir.
Fakat bunların hepsinde yalnız bir vücut defin bulunuyor. O vücut ise bana sevdiğim bir yüzde tecelli eden insaniyettir.
Ben, bu kitabı kendim okuyayım diye yazdım. Zira hissiyâtıma iştirak edecekler nâdir, belki dahi birkaç nevâdir olacağını bilirim.
Bir de zaten kimsenin şerîk-i teessürüm (üzüntümün ortağı) olmasını istemem. Korkarım o iştirak tecrüeye mütevakkıftır (bağlıdır). Ben isterim ki, hâline ağladığım biçare için yalnız kendim ağlayım. Bu yalnızlık, pek büyük bir azâb olduğu için ayn-ı tesliyet (teselli kaynağı) gelmelidir.
(…)
Makber’in birtakım tekerrürâttan (tekrarlardan) ibaret olan muhteviyâtı yalnız lakırdıdır. O lakırdı ise, yalnız mezardır: Bütün âvâzelerin (yüksek seslerin) neticesi yalnız son nefes olduğu gibi. Makber’in âsâr-ı sairem (diğer eserlerim) gibi, fenâ bulacağında şüphem yoktur. Zaten teessürümün muhafaza-i şiddetine (şiddetinin korunmasına) ebediyyet bile kifayet etmez. Müellif, Hâlık’ın huzuruna yüreğinden bu yaranın kanları cereyan ede ede çıkacaktır. Bazı kalblerde kederle sürûr (sevinç) birbirine cânişin (vekil) olamaz. Kalp vardır ki perverde ettiği (beslediği) hüznü, dünyanın olanca haz ve meserretleri (sevinçleri) izâle edemez (ortadan kaldıramaz). Gene de o hüzün hiçbir mesruriyete (sevince) mâni değildir. Bazı gönüllerde ise hüzün ve meserret müctemi (bir araya gelmiş) bulunur. Bir hüzünde safâ bulunması, bir tebessümün keder-engiz olması (keder meydana getirmesi) bundandır. Fakat yine kalb vardır ki, muhafaza ettiği kederi sevinç tezyid eder (çoğaltır). Benim kederim bu ekdârdandır (kederlerdendir).
Kederimin artması için, sevinmek isterim. Bunu kimselere anlatamam. Bu hissin lisanı anlaşılmaktan berîdir. Sukut edelim.
Fakirin bir eseri olduğu için Makber’i şiir diye telakki etmek
