Sesli Özet
← Ünite 4

Ünite 4: Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatında Eleştiri-II (İkinci Kuşak) — Sesli Özet

Dinleme Premium'a özel. Seslendirme metninin tamamı aşağıda ücretsiz okunabilir.
Premium'u İncele
Metni oku

Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatında Eleştiri-II (İkinci Kuşak). Recaizâde Mahmut Ekrem’in kaleme aldığı Ta’lîm-i Edebiyat, Türk edebiyatında Batılı retorik ve belagat anlayışını yerleştiren ilk kuramsal eser olma özelliğini taşır. Eserin en yenilikçi taraflarından biri psikolojik yönün vurgulanması ve özellikle 'üslup' konusuna müstakil bir bölüm ayrılmasıdır. Klasik belagat kitaplarında üslup teorik olarak ele alınmazken, Ekrem bu terimi Fransız yazar Émile Lefranc’ı referans alarak 'beyan' ve 'ifade' kelimeleriyle birleştirmiştir. Ekrem, üslubu her şahsın fikir ve mülâhazalarını ifade ederken kullandığı özel bir tarz olarak tanımlar. Fransız doğabilimci Buffon’un 'üslûb-ı beyan ayniyle insandır' sözünden hareketle, üslubun yazarın mizacının, ahlakının ve tavırlarının bir aynası olduğunu savunur. Eserinde üslubu üçe ayırır: Sade, müzeyyen (süslü) ve âlî (yüce) üslup. Sade üslup öğretmek ve açıklamak için kullanılırken; müzeyyen üslup söz sanatlarıyla dikkat çeker; âlî üslup ise büyük fikirlerin ve derin hislerin asaletini yansıtır. Kitapta eski edebiyatın sözü, söz oyunlarını ve şekilciliği önceleyen yapısı şiddetle eleştirilir. Divan şairlerinin kelime oyunlarına ve cinaslara boğuldukları, örf ve genel kullanıma aykırı tabirler kullandıkları (örneğin Râgıp Paşa'nın beytindeki 'memnun' kelimesi) vurgulanır. Ekrem, edebî sanatları bir binanın dış süslemesine benzeterek, temel amacın gerçeğe ve tabiata uygunluk olması gerektiğini savunur. Ekrem’e göre fikirler ve hisler edebî eserin iki temel unsurudur. Yazar kendi kalbinde hissetmediği bir heyecanı başkasına geçiremez. Bu doğrultuda hisleri dörde ayırır: Hissiyât-ı sâde-dilâne, hissiyat-ı rakîke, hissiyat-ı müheyyice ve hissiyat-ı âliyye. Eser boyunca hakikate ve tabiata aykırı abartmalardan, zorlama benzetmelerden ve İran edebiyatının taklit edilmesinden kaçınılması gerektiği önemle belirtilir. Recaizâde Mahmut Ekrem, Zemzeme’nin üçüncü cildinin ön sözünde şiir hakkındaki estetik görüşlerini açıklarken Muallim Naci’nin poetik tavrına karşı sert ve iğneleyici eleştiriler yöneltir. Bu mukaddimede yer alan 'En güzel eserler onlardır ki okunduktan sonra da insanı bir müddet düşünmeye sevk eder' düşüncesi, sadece ağlatan eserleri en üstün gören anlayışa bir başkaldırıdır. Ekrem bu metinde, şiirde üç çeşit güzellik bulunduğunu belirtir: Mehâsin-i fikriyye (fikir güzelliği), bedâyi-i hayaliyye (hayal güzelliği) ve sünûhat-i kalbiyye (kalbe doğuşlar). Ruhun derinliklerine işlediği için sünûhat-i kalbiyye diğerlerine baskın gelir. Ancak sadece fikir, hayal ve his güzelliği yetmez; bunlara uygun kelime seçimi, kafiye ve konuya uygun vezin şarttır. Ön sözün en dikkat çekici yönlerinden biri Muallim Naci’ye yöneltilen ağır eleştirilerdir. Ekrem, Muallim Naci’nin Ateşpâre ve Şerâre gibi eserlerinin sadece söz bakımından yüce olduğunu, okuyucuda kalıcı bir etki bırakmadığını savunur. Gerçeklikten nasibini almayan bu tür metinleri havada bir an parlayıp sönen 'balon'lara ve karanlıkta parlayıp kalp üzerinde yakıcı bir iz bırakmayan 'ateşböceği'ne benzetir. Bu yönüyle Naci’nin şöhretinin aldatıcı ve geçici olduğunu iddia eder. Menemenlizâde Mehmet Tahir’in Elhan adlı şiir kitabını değerlendirmek amacıyla yazılan Takdir-i Elhan, yeni şiirin beyannamesi niteliğindedir. Ekrem bu eserde şiirin sınırlarını genişleterek 'Zerrattan şümusa kadar her güzel şey şiirdir' hükmünü koyar. Tabiattaki her canlı ve cansız unsurun, kuşların ötüşünün, suların çağlayışının şiire konu olabileceğini savunarak divan şiirinin statik mazmun dünyasını yıkar. Şiir ve resim arasında bağ kuran Ekrem, tabiatın idealize edilmeden gerçeğe uygun betimlenmesini ister. Gerçek dışı manzaraları ve çocuklara seksen yaşında ihtiyar lafları söyleten mantıksız kurguları eleştirir. Edebiyatın gayesini 'terbiye-i efkâr', 'tasfiye-i vicdan', 'tehzib-i ahlak' ve 'tenvir-i azhân' olarak açıklar ancak şairin doğrudan ahlak dersi vermek için şiir yazmayacağını vurgular. Tenkit türü üzerine de önemli değerlendirmeler yapan Ekrem, o dönemdeki yüzeysel ve haset dolu eleştirileri ('muaheze') eleştirir. Gerçek bir münekkidin sahip olması gereken özellikleri; nazar-ı hakîmâne, sür’at-i intikal, tabî’at-ı şâirane, kudret-i kalemiyye, hüsn-i üslûb, teşhîs-i bedâyî’, dikkat-i temyiz, zarâfet-i efkâr ve rikkat-i his şeklinde sıralar. Türk edebiyatında yenilikçi ve reformist bir çığır açan Abdülhak Hâmit Tarhan, teorik bir eleştirmen olmamasına rağmen şiirlerinde ve eserlerinin ön sözlerinde Divan edebiyatına ve kurallara meydan okuyan bir poetika ortaya koymuştur. Sosyal fayda prensibini benimseyen birinci kuşak Tanzimatçılardan farklı olarak bireysel yenilikler peşinde koşmuş, romantizm akımını Türk şiirine hâkim kılmıştır. 'Duhter-i Hindû Hâtimesi'nde tiyatro türüne dair görüşlerini açıklayan Hâmit, millî tiyatronun sınırlarını çizer. Gündelik hayattan alınan sıradan konuları küçümser, tarihin şanlı olaylarının ve bilinmeyen coğrafyaların sahneye taşınması gerektiğini savunarak romantik tiyatrodan yana tavır alır. Tiyatrolarını oynanmak için değil, okunmak ve hayal kurdurmak için yazdığını belirtir. 'Bir Şâirin Hezeyânı' ve 'Nâ-Kâfi' adlı şiirlerinde klasik kurallara, gramere, dil bilgisine ve belagatin beyan ve bedî' gibi unsurlarına meydan okur. Tabiattaki her şeyi şiirin kaynağı sayan Hâmit, divan şairlerinin mazmunlarına karşı çıkarak ifade ve hayal hürriyetini savunur. 'Makber Mukaddimesi'nde ise en güzel şiirin bazen dehşetli bir gerçeğin baskısı altında hiçbir şey söyleyememek, acz içinde feryat etmek olduğunu ifade eder. Sami Paşazâde Sezai, Namık Kemal’i üstat tanımakla birlikte Beşir Fuad’ın eleştirileriyle Türk edebiyatında romantizmden realizme geçişi hazırlayan önemli bir figürdür. 'Küçük Şeyler Mukaddimesi'nde güzel yazılmak şartıyla Güneş sistemini anlatmakla küçücük bir böceğin kalbini incelemenin edebiyat bakımından eşdeğer olduğunu savunarak gözleme ve ayrıntılara verdiği önemi gösterir. Eserlerinde Alphonse Zola ve Emile Zola’nın etkileri görülen Sezai, edebiyatta 'ilm-i teşrih-i edebî' (edebî araştırmaların ilmi) kavramını öne çıkarır. Divan edebiyatını, gerçek dünyadan kopuk, İran edebiyatının taklidinden ibaret ve halkın dilinden uzak olduğu gerekçesiyle eleştirir. Ancak divan şairlerini tamamen reddetmez, onların kusurunun kurallara aşırı bağlılık olduğunu belirtir. Dil meselesinde sadeleşmeyi savunan Sezai, Arapça ve Farsça kelimelerin aşırı kullanımının Türkçenin etkisini azalttığını vurgular. Bununla birlikte dilin kurallarla kısırlaştırılmasına da karşı çıkarak samimiyetin ve vuzuhun edebiyattaki en temel unsurlar olduğunu savunur. Tanzimat döneminin en önemli tenkitçilerinden biri olan Muallim Naci, Recaizâde Mahmut Ekrem’le yaşadığı edebî tartışmalar ve çevresindeki eski tarz şairler nedeniyle gelenekçi olarak tanınmıştır. Ancak eserleri incelendiğinde onun klasik şiirin körü körüne bir muhafızı olmadığı görülür. Muallim, Muhaberât ve Muheverât, Mektuplarım, Demdeme, İntikad ve Istılâhât-ı Edebiyye eserleriyle tenkit tarihine yön vermiştir. Tercüman-ı Hakikat gazetesinde genç şairlerin şiirlerini değerlendirdiği 'Muallim' köşesinde, dil, vezin, kafiye ve anlatım hatalarını büyük bir titizlikle incelemiştir. Şiirde güzelliğin ölçüt olduğunu, şiirin mutlaka manzum olması gerekmediğini savunarak Ekrem’le ortak bir paydada buluşur. Ancak kafiyeli nazmın estetik çekiciliğini artırdığını vurgular. Recaizâde Mahmut Ekrem’in eleştirilerine karşı yazdığı Demdeme adlı eserinde, Ekrem’in gençlik şiirlerini eleştirmiş, kendi 'Gark-ı Nur' gazelini savunarak şairliğini ön plana çıkarmıştır. İntikad adlı eserinde Beşir Fuad’la mektuplaşarak dil, vezin ve eleştiri konularını tartışmış, Türkçeyi doğru yazmak için yabancı dillerin kurallarına değil, Türkçenin kendi yapısına hâkim olunması gerektiğini savunmuştur.