Hepinize merhaba arkadaşlar, bugün sizlerle on dokuzuncu yüzyıl mesnevilerini konuşacağız. Bildiğiniz gibi mesneviler, edebiyatımızda roman türü henüz hayatımıza girmeden önce hikaye ve romanın gördüğü işlevi gören en önemli nazım şekliydi. İşte on dokuzuncu yüzyıla geldiğimizde bu türde çok ciddi bir değişim ve dönüşüm yaşandığını görüyoruz. Artık klasik edebiyatın o katı kuralları esnemeye başlıyor; şairler eserlerinde hayali karakterler yerine gerçek kişilere, dış dünyaya ait gözlemlere ve toplumsal aksaklıklara yer vermeye başlıyorlar. Hatta bazı eserlerde karşılıklı konuşmaların, yani diyalogların yoğunlaştığını ve işin içine biraz da mizah katıldığını görüyoruz. Kısacası bu yüzyıldaki mesneviler, romana geçiş sürecinin en kritik köprüsü adeta. Bu dönemin en parlak isimlerinden biri hiç şüphesiz Keçecizade İzzet Molla’dır. İzzet Molla, özellikle Keşan’a sürgün edilişini anlattığı dört bin yüz altmış altı beyitlik devasa eseri Mihnetkeşan ile tanınır. Bu eser sadece bir şiir değil, şairin bir yıllık sürgün macerasını, yolda karşılaştığı insanları, kısacası dönemin sosyal ve coğrafi yapısını gözler önüne seren adeta belgesel niteliğinde bir kitaptır. İstanbul’dan yola çıkıp Keşan’a varışını ve ardından dönüşünü anlatırken araya gazeller, kasideler sıkıştırmış, halkın dedikodularından gecenin karanlığındaki tuhaf tiplere kadar her şeyi son derece gerçekçi bir gözlemle aktarmıştır. İzzet Molla’nın genç yaşta kaleme aldığı bir diğer eseri ise Gülşen-i Aşk adını taşıyan küçük ama derin anlamlı alegorik bir mesnevidir. Şeyh Galip’in ünlü Hüsn ü Aşk’ının izinden giden bu eseri geleneksel aşk hikayelerinden ayıran en büyük devrim, başkahramanın hayali bir figür değil, şairin kendisi olmasıdır. İzzet Molla kendi aşk maceralarını ve tasavvufi arayışlarını yılanlı vadilerden geçerek, ejderha tarafından yutulup göğe çekilerek fantastik bir dille anlatır. Eserin sonunda Mevlana Celalettin’in rehberliğiyle derdine derman bulur ve aşkın hakikatine ulaşır. Gelin bir de Yenişehirli Avnî Bey’e ve onun Ateşgede adlı eserine bakalım. Derviş meşrebiyle tanınan Avnî Bey, Şeyh Galip’ten ilham alarak yazdığı ancak maalesef yarım kalan Ateşgede mesnevisinde adeta bir ateş dünyası kurar. Eserde nar, şule, kül, şem gibi ateşle ilgili kelimeler ve kırmızı renkli nesneler yoğun bir şekilde kullanılır. Hikaye, derviş Pervane’nin kulaktan duyduğu bir güzele aşık olmasıyla başlar. Pervane, ateşten kaçmak bir yana, ona kavuşmak için can atar ve ateşin içine girdiğinde oranın bir gül bahçesine döndüğünü görür. Eser kâinatı kaplayan büyük bir gürültüyle ortaya çıkan Gayret adlı kara adamın tasvir edildiği yerde yarım kalmıştır ama divan şiirinin son döneminde soyut ve ateş merkezli estetiğin en güzel örneklerinden biri olarak edebiyat tarihimizdeki yerini almıştır.