Arapça Edatlar, Arapça Söz Kalıpları, Transkripsiyon (Çevriyazı). Osmanlı Türkçesinde Arapça edatlar, kelime grupları ve tamlamalar kurarak dilde zengin bir ifade alanı oluştururlar. Bu edatların başında gelen 'lâ-' (ال), Arapçada olumsuzluk bildiren bir edattır. Farsçadaki 'nâ-' ve 'bî-' edatları gibi, eklendiği ismin veya sıfatın olumsuzunu ya da o durumun bulunmayışını ifade eder. Örneğin 'lâ-mekân' mekânsız, 'lâ-nazîr' benzersiz ve 'lâ-şekk' şüphesiz anlamına gelmektedir. Bu edat aynı zamanda Arapça fiillerin geniş zaman şekilleriyle de birleşerek kalıplaşmış deyimler ve terimler üretir. 'lâ-ya'kıl' (aklı başında olmayan), 'lâ-yemût' (ölmez, ölümsüz) ve yazarı bilinmeyen şiirleri ifade etmek için kullanılan 'lâ-edrî' (bilmem) bu durumun en tipik örnekleridir. Bir diğer önemli edat olan 'mâ-' (ما), Arapçada 'o şey ki' anlamına gelerek Osmanlı Türkçesinde sıklıkla mekân, zaman ve durum bildiren kalıplarda yer alır. 'mâ-fevk' (üstteki), 'mâ-dûn' (alttaki), 'mâ-kabl' (önceki) ve 'mâ-ba'd' (sonraki) gibi kelimeler bu edatla kurulmuş yön ve zaman zarflarıdır. Ayrıca 'mâ-hasal' (meydana gelen şey, netice) ve 'mâ-beyn' (iki şeyin arası) gibi kelimeler de günlük ve bürokratik dilde sıkça tercih edilmiştir. Bu edat, başka edatlarla bir araya gelerek 'mâ-bihi'l-hayât' (hayata sebep olan) veya 'mâ-fi'l-bâl' (gönülde olan şey) gibi daha karmaşık edat grupları da oluşturabilir. Birliktelik ve beraberlik bildiren 'ma'a-' (مع) edatı, Türkçeye 'ile, birlikte' olarak çevrilir ve Osmanlı Türkçesinde çok yaygın bir kullanım alanına sahiptir. 'ma'a-hâzâ' (bununla birlikte), 'ma'a-zâlik' (şununla birlikte), 'ma'a'l-esef' (esefle, ne yazık ki) ve 'ma'a'l-memnûniyye' (memnuniyetle) gibi yapılar hem resmi yazışmalarda hem de edebi metinlerde sıkça karşımıza çıkar. Benzetme bildiren 'ke-' (ك) edatı ise 'gibi' anlamına gelir; 'ke'l-evvel' (eskisi gibi), 'ke'l-'adem' (yok gibi) ve 'ke'enne' (sanki) kelimelerinde bu işlevi açıkça görmek mümkündür. Arapça istisna edatı olan 'gayr' (غري), Türkçede '+sız/+siz' ekleri veya '...olmayan' ifadesiyle karşılanır. 'gayri müslim' (Müslüman olmayan), 'gayri kābil' (imkânsız) ve 'gayri irâdî' (istemsiz) gibi yapılar bu edatın sıfat tamlaması işleviyle kullanımına örnektir. 'li-' (ل) edatı ise 'için' anlamına gelir ve Arapça dilbilgisinde sebep bildiren zarf gruplarının (el-mef’ûlü li-eclihi) kurulmasında hayati bir rol oynar. Bu yapıda, 'li-' edatından önce gelen kelime üstünlü tenvin ile okunur; 'teksîren li'n-nef'' (faydayı çoğaltmak için) ve 'def'an li'ş-şübhe' (şüpheyi gidermek için) gibi ifadeler bu kurala göre şekillenir. Sahiplik bildiren 'zû' (ذو) edatı, '+lı/+li' anlamlarına gelerek bilimsel terimlerde ve kalıplaşmış ifadelerde sıklıkla kullanılır. 'zü'l-celâl' (celal sahibi), 'zû-fünûn' (bilgin) bu edatın kullanım alanlarındandır. Bu edatın çokluk şekli 'zevi' (ذوى), harf-i cerli şekli 'zî' (ذى) ve müennes (dişil) şekli ise 'zât' (ذات) olarak karşımıza çıkar. Bilhassa tıp, botanik ve zooloji alanlarında 'zâtü'l-cenb' (akciğer zarı iltihabı) ve 'zâtü'l-ercülü'l-mafsaliyye' (eklem bacaklılar) gibi Osmanlı Türkçesi döneminde türetilmiş pek çok terimde 'zât' edatı temel kurucu unsurdur. Osmanlı Türkçesinde Arapça fiillerin çekimli şekilleri doğrudan Türkçe cümle yapısı içinde birer eylem olarak kullanılmamış olsa da, kalıplaşmış dua ve beddua cümleleri, Kur'an-ı Kerim ve hadislerden alıntılar, atasözleri ve vecizeler dilde geniş yer tutmuştur. Bu kalıplaşmış ifadeler bazen cümle dışı birer unsur olarak metne dahil edilirken, bazen de bir ismin sıfatı gibi değerlendirilerek üzerlerine Türkçe çekim ekleri alabilmişlerdir. Bunun en belirgin örneği Hz. Muhammed'in adı anıldıktan sonra söylenen 'sallallâhu aleyhi ve sellem' (Allah'ın salat ve selamı üzerine olsun) dua cümlesidir. Bu dua cümlesi metin içerisinde doğrudan Peygamber isminin arkasına eklenir ve Türkçe ekler bu duadan sonra da gelebilir: 'Resûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem'e indirilen kitap...' kullanımı bu dilsel uyumun ve ekleşmenin en somut göstergesidir. Metinlerde sıklıkla karşılaşılan diğer kalıplaşmış ifadeler arasında 'eben an-ceddin' (babadan dedeye), 'bi'smihî te'âlâ' (Allah'ın adıyla), 'aleyhi's-selâm' (ona selam olsun) ve 'ilâ-gayri'n-nihâye' (sonsuza dek) yer alır. Dua ve beddua cümleleri kategorisinde ise 'Edâma'llâh' (Allah sürekli etsin), 'Allâhu a'lem bi's-savâb' (doğrusunu Allah bilir), 'Bâreka'llâh' (Allah mübarek etsin) ve 'El-'iyâzu bi'llâh' (Allah'a sığınırım, Allah korusun) gibi dini ve ahlaki referanslar içeren yapılar, metinlerin bağlamını ve yazarın niyetini anlamada anahtar rol oynarlar. Transkripsiyon, en basit tanımıyla, bir alfabeyle yazılmış metnin başka bir alfabeye bilimsel kurallar çerçevesinde aktarılması işlemidir. Osmanlı Türkçesi metinlerinin Latin alfabesine aktarılmasında transkripsiyon işaretlerinin kullanılması zorunludur; çünkü bugünkü standart Latin alfabemizde Osmanlı alfabesindeki bazı sesleri (örneğin hı, hı-yı mühmele, sad, dad, tî, zî, ayın) tam olarak karşılayacak harfler bulunmamaktadır. Bu eksikliği gidermek amacıyla harflerin altına veya üstüne nokta, çizgi ya da yay gibi işaretler eklenerek özel bir çevriyazı alfabesi oluşturulmuştur. Çevriyazı yapılırken dikkat edilmesi gereken en temel kurallardan biri, Türkçe kelimelerdeki ünlülerin uzun ünlü olarak gösterilmemesidir. Örneğin 'bu' (بو) veya 'su' (صو) kelimeleri transkripsiyonda 'bū' veya 'sū' şeklinde değil, kısa ünlülerle 'bu' ve 'su' olarak yazılmalıdır. Buna karşılık, Arapça ve Farsça kökenli kelimelerdeki asli uzun ünlüler mutlaka üzerlerine uzatma işareti (çizgi) konularak (ā, ī, ū şeklinde) belirtilmelidir. Ayın (ع) ve hemze (ء) harfleri birer ünsüz kabul edildiğinden, transkripsiyonda kendilerine özgü kesme işaretleriyle gösterilirler. Ayın harfi için sola açık kavisli kesme işareti (¼ veya ‘), hemze için ise sağa açık kavisli kesme işareti (’) kullanılır. Bu harflerden sonra gelen ünlüler, kelimenin Türkçedeki yaygın okunuşuna göre belirlenir. Örneğin 'عثمان' kelimesi '‘osmân', 'عمر' kelimesi ise '‘ömer' şeklinde transkribe edilir. Ayrıca 'ض' (dad) harfi Türkçede kelimesine göre /z/ veya /d/ sesiyle telaffuz edildiğinden, transkripsiyonda da kelimenin yapısına uygun olan işaret (ž, š, ¤ veya rama¤ān örneğindeki gibi) seçilmelidir. Metinlerin transkripsiyonunda, metnin kaleme alındığı dönemin dil özelliklerini göz önünde bulundurmak hayati önem taşır. 13. ile 16. yüzyıllar arasındaki Eski Türkiye Türkçesi metinlerini okurken o dönemin fonolojik yapısı ve ek özellikleri dikkate alınmalı; buna karşılık 19. veya 20. yüzyıl başlarına ait bir metinde ise günümüz Türkiye Türkçesine daha yakın olan ses uyumları ve ek biçimleri tercih edilmelidir. Örneğin, eski metinlerdeki yuvarlak ünlülü ekler korunurken, geç dönem metinlerinde düzleşme eğilimleri transkripsiyona yansıtılmalıdır.